20100228

Bayan Bi, o Pazar sabahına gözlerini açtığında saatin yine sekizi gösterdiğini gördü. İlk hayal kırıklığının rakama dökülmüş bu haline yarım gözle baktıktan sonra yeniden uykuya geçmeye çabaladı.
Kısa ama çarpıcı rüyalarla her on beş dakikada bir uyanarak yatakta birkaç saat daha geçirdi.

Kedi fazlasıyla miyavlıyordu.

Doğruldu.

Bundan sonrası her güne ait bir ritüel. Atalarımızdan kalma ritüellerin modern zamanlara uyarlaması adeta. Önce su, sonra ateş. Hiçbirini tam olarak görmeden, tam olarak hissetmeden ve fark etmeden…

Artık sunaklar yok ama ocak üzeri espresso cezveleri var. Nehir kıyısında kendi güzelliğine kapılan Narcissus yok ama çift yüzeyli aynalar var. Kutsal tuz yok ama organik deniz tuzu var.

Bayan Bi, kahvaltılık eksiklerini gidermek üzere kendisini sabah sokağına attı.
Sokak akşamın karmaşasını tutuyordu hala. Solda sarı bir duvar, üzerinde kırmızı bir yazı: “Uyanık kal. Alperen Ocakları”

Sokak sanki terk edilmiş. Uçuşan poşetler ve kağıtlar. Sidik kokusu. Beyaz köpek. Sağda mermer bir duvar , üzerinde Alilerin Ayşeleri, Ayşelerin de Alileri sevdiği yazıyor. Aralarında göze çarpan beyaz bir yazı: “Kürt”

Evinin sokağından caddeye ulaştığında dört bir yandan bir uyaran yağmuruna tutuldu.
Peynirlerde inanılmaz indirim vardı, domatesler organikti, polar battaniye sudan ucuzdu, bu sepetler her eve lazımdı, kadınlar bıyıklarını aldırmayı ihmal etmemeli; erkekler kulak kıllarını yaktırmalıydı.
Bu senenin modası ekoseli kumaş ve ayakları ekmeğe benzer dev çizmelere sokmak.
Her zaman iyi hissetmek senin elinde.
Dilersen bir sigara yak ama bize para ver.
Bize para ver.
Daha çok ver.
Hep ver.
Sabahtan akşama kadar ver.
Döne döne ver.
Sağdan soldan ver.

Bayan Bi, bunun diğer pazarlardan farklı olmasını hiç istemiyordu. Tüm tehlikelere karşı tetikteydi. Önlemlerini almıştı. Sütünü, yumurtasını, ekmeğini aldı. Öğlen biralarını yüklendi.

Evde kahvesi vardı. Tam buğday unu. Kırmızı ve yeşil mercimeği. Kibritleri. Tuvalet kağıtları. Kedi maması. Yedek ampulleri. Litrelerce zeytin yağı. Uyku tulumu vardı. Bir sürü kalın giysisi. Çay bardakları. Çakmak gazı. Biberiye çalısı. Dergileri. Onlarca albümü. Çeşitli boylarda bıçakları. Damacana dolusu suyu. Kablosuz internet bağlantısı. Çeşitli yerleri bozuk üç adet bilgisayarı.

Evine, güvenli kalesine döndüğünde çay yapacaktı. Öyle bir çay yapacaktı ki bunu bir Zen ustası görse, çok ayıplar, çok da üzülürdü. Başında uzun süre oyalanabileceği bir kahvaltı sofrası hazırlayacaktı.
Bir süre sonra bilgisayarının başına geçecek, şu hayatta tanıdığı insanların bir kısmının toplu halde bulunduğu internet sitelerinde çeşitli kedi videoları izleyecek, birkaç albüm indirecek, ne izlesek diye düşünecekti. Haftalardır yazmayı planladığı hepi topu 3 yazıyı kafasında iyice karmaşık bir hale sokacak, belki bir süre kendine acıyacaktı.

Acaba resim mi çizsem, yoksa o kolajı bozup yeniden mi yapsam, o kitabı mı okusam, bu dergiye mi baksam derken gün hızla akacak, Bayan Bi bunun üzerine sikmişim zamanı, diyerek bir sonraki ev içi macerasına dalış yapacaktı.

Ana cadde üzerindeki alışverişi bitmiş, evine dönüyordu. Pazarın rehavetini, rutinini ve diğer r harfiyle başlayan sıfatlarını yerle bir etmemek için dikkatlice yürüyor; kimseyle göz göze gelmemeye çalışıyor; gününü altından bir şeye dokunurmuşçasına kıymetle taşıyordu.

Evin bulunduğu sokağa girdiğinde gazete almadığını anımsadı. Çok kısa bir süre içinde gazete almaktan vazgeçer gibi oldu. Ne olup bittiğini internetten daha iyi takip edebilirdi. Gazeteler saçmalıklarla doluydu. Korkutmalarla. Abartmalarla. Vahşetle. Cahilliklerle. Aldatmalar ve yalanlarla. Gerçekmiş gibilerle. Acaba bu daha mı iyi’lerle. Benim hiç babam olmadı’larla.

Yine de gazetesiz bir Pazar, klişeleri altüst edecekti. En azından bulmaca çözer, o koca koca gülen kadınların mükemmel beyaz dişlerine çürük çizer, ayrık kaşlarını birleştirir; özellikle uyuz olduğu adamların burnuna sümük ekler, hepsini tuhaf bıyıklar ve gözlüklerle donatırdı.
Bayan Bi arkasını döndü ve gazete alabileceği en yakın bayiye doğru yürüdü. İki elinde poşetlerle aylak adamı anımsadı. Basit bir eli poşetliye dönüşmüştü işte. Sırf hafta sonu ekiyle hafta içi gerginliğini atlatacağını düşünen bir zavallı. 
Editörlerin kendisine sunduklarıyla yetinen bir sanatsever.
Hafta sonlarında sokakların kendine izin verdiğince uçan bir pembe kimlikli.
Her gün aynı saatte kontrol noktalarından geçen vatandaş Bi.
İkili standın önünde durdu. Hangi gazeteleri almak istediğini kesinlikle bilmiyordu. Hiçbirine tam olarak bir sempati beslemiyordu. Birinin köşe yazarlarının okunabilir olduğu diğerinin ise mümkün olduğunca pop içerikle donanmış eften püften bir gazete olmasını istiyordu yalnızca.

Şimdi Bayan Bi, yerde yatıyor.
Saçları etrafına yayılmış. Kafasını çarptığı yerden hafif bir kan sızıntısı kaldırımın kenarından akıyor. Elindeki poşetteki köy yumurtaları kırılmış ama kimse içlerinden birinin iddia edildiği gibi çift sarılı olmadığına dikkat etmiyor.

Bayan Bi’nin açık gözleri gökyüzüne bakıyor. Etrafında bir kalabalık toplanmış. Cep telefonlarından çıkan sinyaller istasyonlara ulaşıyor, uydular dünyanın etrafında yavaş yavaş dönüyor. Arabaların kontak anahtarları çevriliyor. Bayan Bi’nin sağ elindeki gazete tomarı etrafa saçılmış. Sayfalar rüzgarda sallanıyor, uçuşuyor.
İnsanlar kazanın nasıl gerçekleştiğini soruyor. Gazete bayisindeki kadın maktulün gazete tomarını eline alır almaz ağırlığını kaldıramayıp dengesini kaybettiğini ve geriye doğru yığıldığını söylüyor. Kadın konuşurken bir yandan hıçkırıyor. Daha önce başına böyle bir şeyin gelmediğini sayıklıyor. Şoka girdiğini. Çok üzgün olduğunu söylüyor.

Bayan Bi’nin cesedi olay yerine gelen ekiplerce kaldırılıyor.

Mahalleli bu beklenmedik Pazar gününün ağırlığına dayanamayıp evlerine çekiliyor. 

Evlerinde gaz lambaları var.
Buz kalıpları.
Ecza dolapları.
Oyun kağıtları.
Cevizleri.
Mumları.
Çekme halatları.
Çaydanlıkları.
Herkese yetecek kadar şeker ve yağları.
Yedek çarşafları.
Tansiyon aletleri. 

20091212

I. elime bir mektup tutuşturup “ben gidene dek bunu okuma” diyor. Dershaneden çıkmışız. Son ders kimya ve hocanın mol deyişi hâlâ kulaklarımda çınlıyor: adam bir gün mol derken ölecek diye hepimizin ödü kopuyor. Bir süre sonra I. ile ayrı yollara yürüyoruz. Minibüse binip kulaklıklarımı takıyorum. Kapağı kırık walkmanimde geçenlerde Ordu Pazarı’ndan arakladığım Jamiroquai albümü dönüyor. Camdan dışarıyı izliyorum. Yolun hepsini ezbere biliyorum, yıllardır neredeyse her gün geçtiğim yol burası. Yine de izlemeye devam ediyorum. Bizim durakta inip sokağı iniyorum. Ve işte karşımda deniz. Apartmana girip üç katı hızla çıkıyorum. Odama girip çantamı bir kenara fırlatıyorum. I.’nın verdiği mektupta bunu okuduktan sonra dilersem bir daha onunla konuşmayabileceğim yazılı. Bir solukta bu kısa mektubu okuyorum ama hiçbir anlam veremiyorum. Yani niçin onunla konuşmayabileceğimi yazdığını. Birkaç saat sonra telefonda konuşup dışarı çıkmak için sözleşiyoruz ve hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ediyoruz.
F. bizim çadırın oraya gelmiş. Yine dört kişi olmuşuz. Bütün gün domates soymuş, sarımsak ayıklamış, ekmek mayalamışız. Brokoli ve fasulyelerle haşır neşir olmuşuz. Yere uzanmış gökyüzünü seyrediyoruz. Önümüzde içini boşaltmış bir zeytin ağacı var. Ağaçtan sarkan rengarenk toplar arada esen rüzgarla dönüyor. Etraftaki tek ışık aşağıda kalan kampın ışığı. Denizin sesi buraya kadar geliyor. Ateş yine sönmeye yüz tutmuş. Üstelik kimsenin kalkıp da onu canlandıracak hali yok. Suskunuz. Söz saçmalaşmış çünkü artık. F. ayağa kalkıyor ve soldan sahneden çıkıyor. Bir süre sonra geri döndüğünde elinde bir sürü çalı çırpı var. Dalları kırıyor, korların üzerine atıyor, sonra eğilip hafifçe üflüyor. Ateş birden canlanıyor. Gülümsüyoruz. Bakacak başka bir yıldız seçiyoruz.
C. saçlarını böyle havaya dikmek için kaç saatini harcıyor, bilmiyorum. Yine patenleri ve Prodigy tişörtüyle internet kafede Worldcraft oynuyor. Yanında oturuyorum. Arada bir şeyler konuşuyoruz ama o genelde ekrana bakıyor, bense ona. Bir süre sonra kalkıp onların evine gidiyoruz. Annesiyle babası tatile gitmişler. Koltukları yakmasınlar diye hepsini örtmüşler. İçerideki odada oturuyoruz. İnternete bağlanmak tam bir mesele. Modem durmaksızın ciyaklıyor. C.’nin karnı acıkıyor. Dolaptan dondurulmuş bir paket pizza çıkarıyor ve fırına atıyor. “Aç mısın?” diyor, “hayır” diyorum, gerçekten yemek yiyecek halim yok. Altımda bol yeşil pantolonum, küt saçlarım ve gözlüklerimle orada öyle oturuyorum. C. pizzalardan birini alıyor, dürüm yapıp 3-5 ısırıkta mideye indiriyor. Diğer elinde de 2 litrelik bir kola şişesi. Yaptığı her şeyi şaşkalozca izliyorum. Konuşma yetim elimden alınmış gibi. Sonra o yine ekrana bakıyor, bense ona bakıyorum.  
  1. gelmiş diyorlar. “Aa, hadi be, neredeymiş?” diyerek saatler önce yatmış olduğum mavi Meksika hamağından doğruluyorum. Bir süre sonra sesi geliyor, sonra görüntüsü. Birlikte gölgelik bir yerlerde oturup ondan bundan bahsediyoruz. Akşam onun ağaç evindeyiz. Yerde iki tane THY uçuş kartı var: acil durumlarda yapmanız gerekenler. Bu bir A. ve tayfası klasiği. Her uçuştan mutlaka bir uçuş kartı arakla. Sonra işe yarıyor. Bir süre sonra acayip çişim geliyor ve mesanem dolduğunda hep başıma geldiği gibi aklım işlemez oluyor. “Ben bi’ tuvalete gideyim” diyorum. Bana daha önce işerken hiç su içip içmediğimi soruyor. Hayır, daha önce böyle bir şey yapmadım. Hem neden yapayım ki? “Kızım”, diyor “Manyak mısın? O kadar okul okudun, pembe kutucuk doldurdun. İşte bi’ yandan girerken diğer yandan çıkıyor, hayatta yaşayacağın en zevkli anlardan birisi.” Çok gülüyorum ama evet, ağaç evden çıkarken elimde koca bir şişe de su var. Tuvalete giriyorum. Bir yandan gülüyorum, bir yandan işiyorum, bir yandan da su içiyorum. Hiçbir bok olmadığını görünce daha da gülüyorum. Tuvaletten çıkıp A.’nın yanına gidene dek karanlıkta kıkırdıyorum. Ağaç eve vardığımda A. benden daha çok dağılmış durumda. Bu olaya yaklaşık bir on dakika filan gülüyoruz. Ertesi sabah insanlar tabii ki kahkahalarımızdan rahatsız olmuş, surat asıyorlar. Üstelik durumu anlattığımızda benim salaklığım kimseye o kadar da komik gelmiyor. Herkes salak diye düşünüp biraz daha gülüyorum. 

20090715

i.

İ. upuzun kahkahalarından birini daha patlatıyor. Kahkahanın patlama noktasına biz de eşlik ediyoruz. Bu şehirden gitmeme iki gün filan kalmış. Eşyalarım kutuların içinde. Yatağım muşambayla kaplı. Şehrin son demlerini fazlasıyla demlenerek yaşamaya çalışıyorum. Bir terastayız. Burası şehirdeki tek teraslı mekan aslında. Herkes her gün orada. Ben de her gün oradayım. Her gün birbirimizi gördüğümüz herkesle hep aynı muhabbetleri ediyoruz. Ben günlerimi sayıyorum ve soranlara şöyle diyorum: “İşte eşyalarımı topladım dört gün sonra gidiyorum.”, “Bitirdim okulu, taşınıyorum.”, “Mezun oldum gitmeme iki gün kaldı.” Her gün birbirimizi gördüğümüz herkes her gün aynı soruyu sormaya devam ediyor. Arada bir hüzünleniyorum. Beş bininci biralarımızı içiyoruz. İ. benim arada bir hüzünlenmeme bir anlam veremiyor. “Ne güzel işte” deyip duruyor. “Buradan gidiyorsun. Bizim kurtulmamıza daha iki sene var.” Kurtulmak. Bu fiilden tiksiniyorum. Tamam, diyorum, kendi kendime, kurtuluyorum ama işte içimdeki ku-ya-ra burada ya-ya-ra’ya dönüşmüş: yatakta yatma rahatlığı. Bir şeylere başlamaktan ölesiye korktuğumu fark ediyorum. Beş bin birinci birada dolan gözlerimi silip İ.’in kahkaha zincirlemesine dahil oluyorum.

g.

G. ile yan yana bar sandalyelerinin tepesine tünemişiz. Biraz daha içersem düşeceğim. Durmaksızın sallanıyoruz. Müzik çok yüksek. Ne çaldığı hakkında hiçbir fikrim yok. Birileri bana bir sürü rom içirmiş. Gecenin cümlesi “ve bir fıçı da rom, ho ho ho!” G. bana bir sürü şey anlatıyor. En çok da yaşadığı büyük aşkını. Bir süre sonra kalkıp tuvalete gidiyorum. Tuvalette bir adam sensörlü kağıt havlu makinesini gösterip “bundan farkım yok” diyor. Boş boş suratına bakıp tuvalete giriyorum. Çıkıp ellerimi yıkarken adam hala hayatının manasızlığıyla ilgili bir şeyler söylüyor. Makineye hareket çekiyorum, gelen kağıdı alıp ellerimi siliyorum.

d.

D. koca bir kavanoz dolusu frappe yapmış. Aşırı sıcak şehri kavuruyor. O sıralarda şehir sokaklarında cambazlık yapıyoruz. Biletim, sağlık sigortam, banka hesap dökümlerim, öğrenci belgem, ikametgahım ve diğer her tür kağıdım böyle aşırı korumalı bir binanın muhtemelen bir odasında bir rafta duruyor. D. ve koca kavanozumuzla başka bir binanın teras katında kanepe kraliçesi olmuşuz. O zamanlar pek çok şey bu çok katlı binada geçiyor. D. bir rüyasını anlatıyor. Teni yeşil, kel bir adamdan hamile kalmış. Doğum sancısı saatler sürüyor. Nihayetinde küçücük, minicik bir tohum doğuruyor. Doğurduğu tohum toprakla birleştiğinde her yerden rengarenk çiçekler bitiyor.

a.

A. beni arıyor ve kahve içmeye çağırıyor. Yıllardır aynı şehirdeyiz ama bir türlü bir araya gelemiyoruz. Tamam, diyorum. Çantama bir takım ıvır zıvır doldurup çıkıyorum. Yaşadığım ev bir garip. Evden çıkmak için üç kapı açmak gerekiyor. Önce dairemin kapısı, ardından bizim katın kapısı, ardından apartman kapısı. Hava ılık, saat tam kuşların gruplar halinde şehrin gökyüzünü işgal ettiği saat. Şehrin en sevdiğim sokağından yürüyorum. Kestaneler çiçek açmış, ilkokulun bahçesinde çocuklar futbol oynuyor. Tek tük arabalar geçiyor. Sonrası dükkanlar, hamamlar, bir inşaat, seyyar tatlıcı, bir sürü milli piyangocunun önünden kalabalığa karışıyorum. Mutluyum, rahatım ama yine de kimseyle göz göze gelmemek gibi bir çabam var. Kuşlar bağır çağır turluyorlar. Nehrin kıyısından yürüyorum. Aptal heykellerin yanından geçiyorum. Yeşil nehrin üzerinde göstermelik birkaç ördek var. Birkaç güne aç bir ailenin akşam yemeği olacaklar. Bir cadde daha geçiyorum. Bir süre sonra apartmanın önündeyim. “Welcome to heavens high” yazılı zile basıyorum. Kapı açılıyor. Katları tırmanırken nefis bir ses geliyor kulağıma. Bu A.’nın geçenlerde edindiği yeni oyuncağı. Arada bir uğradığı Hint işi eşyalar satan dükkanın sahibi adam vermiş. Ağır bir malzemeden yapılmış havana benzer bir alet bu. Mutfaktaki koltuğa yığılıyorum, A. kahve pişiriyor. Deliler gibi konuşmaya başlıyoruz. Ondan bundan şundan neredeyse her şeyden. Sanki yıllardır konuşmamış gibi hissediyorum kendimi. A. bana Teletubby izleyerek geçirdiği bir günden söz ediyor. Ben ona o dönemin sevgilisinin beni ne biçim üzdüğünü anlatıyorum. O sıralar okuduğum kitaptan, yazmak istediklerimden, yapacaklarımdan filan söz ediyorum. O zamanlar henüz bir şeyler yapmak isteyen birisiyim. Geleceğimi seviyorum, onu güzelce hazırlanılması gereken bir şov olarak mı ne görüyorum. Eminim ama, her şey muhteşem olacak. Durmaksızın bundan dem vuruyorum: “Her şey muhteşem olacak.”

l.

L. sınıfa giriyor. Kıpkızıl saçları var. Giysileri son derece muhafazakar. Onu görür görmez korkuyorum, bu kadından hiç hoşlanmıyorum. Eski öğretmenimizin artık okuldan ayrıldığını, onun yerine geçtiğini söylüyor. Gözlerim doluyor. Ama bunu görmesini istemiyorum. Bu sefer de ayıp olacağından ve ağladığım için bana kafayı takacağını düşünüp sıranın altına giriyorum. İlkokul hayatımın bütün matematik derslerinde sözlü esnasında yaptığım gibi, sıranın altındayım. El alemin bacakları, çantalar, yeşil silgiler, “bu kimiiiiiiin?” kalemleri. Arada bir kafamı sıranın altından çıkarıyorum ama bu kızıl kafayı gördükçe sinirlerim bozuluyor, gözlerim yeniden doluyor. Hayatımın en kötü günlerinden biri. Hayatım dediğim şeyse sekiz sene. Sadece sekiz. Bir iki üç dört beş altı yedi sekiz.

h.

H. bahçe hortumuyla yıkanırken bir yandan Balzac’tan bahsediyor. Ardından elinde tıraş bıçağıyla arada duvardaki yamuk aynaya bakarak kafasını tıraş ederken “işte” diyor, “şu gördüğünüz yeri birkaç sene önce ben yapmıştım.” Gösterdiği yer hemen karşımızda kalan taşlı yol. Bunu yapmak için yaklaşık on posta sahile yürüdüğünü, oradan taşları toplayıp çantasına koyup geri geldiğini anlatıyor. Sahil de o kadar yakın filan değil. O yaz sıcağında patikadan sahile yürüyüp taş toplamak sonra da çantaya yükleyip yolu geri dönmek hiç kolay bir iş değil. Yol yapmış olmak H. için bir süreliğine de olsa kalıcı bir şey yapmış olmak demek. Buzdolabını açıp üç bira çıkarıyorum. H.’nin yoluna oturuyoruz. Burası bulunduğumuz yerin en gölgeli bölgesi. Yanımızda bir hamak. Tepemizdeki ağaçta yaptığım kağıttan gemiler sallanıyor. Bu sırada H. çoktan yemek yapmaktan bahsetmeye koyulmuş bile. Birlikte ekmek yapmaya gidene dek orada gölgede H.’nin yolunda oturuyoruz.

e.

E. yanağına bir çiçek çizmiş, altında siyah kot pantolonu var, ayağında da tabii ki siyah postallar. O zamanlar saçlarını suluboyayla maviye boyamaya çabalayan bir insan olarak E.’nin yanağındaki çiçeği doğal olarak yadırgamıyorum. Elinde bir keman kutusu tutuyor. “Bunu satçam” diyor. Üzerimde bir Kurt Cobain tişörtü var. Onu kemanı sonra satmaya ikna ediyorum ve birlikte “resimli bayır” olarak anılan yokuşun tepesindeki evine gidiyoruz. Odasında sanki bomba patlamış. Eşyalar her tarafta. Ölü balık hala fanusta suyun içinde yüzüyor. Kim bilir kaç gün önce ölmüş. Önceki geceden bahsediyoruz. Saçma bir köpek öldüren şarabı alıp bunları kola kutusuna doldurmuş ve vapura binmişiz. Karşıya geçip aynı vapurla geri dönmüşüz. Şarabı ortalık yerde içemeyişimizin ise iki nedeni var. Birincisi yaşadığımız taşrada herkes herkesi tanıyor, ikincisi yaşımız henüz on dört filan. Şimdi ise salonda televizyonun karşısında çürüyoruz. Televizyonda dev gözleriyle Ebru Gündeş var. E. ağzının içinde bol küfürlü bir şeyler mırıldanıyor ama kanalı değiştirmiyoruz.

20090712

sıfır sekiz

Sahilde yatarsın. Güneş Terazi burcundadır. Sıcaklığı ara ara esen rüzgar yüzünden çok hissedilmez. Güneş, üç farklı mavinin ortalarında bir yerde asılıdır. Maviler, cetvelle ayrılmıştır sanki. Gökte tek, denizde iki. Ufukta bir karnabahar ve tam tepede bir denizatı büyür, genişler, birleşir, ayrılır, uçar. Sen sahilde yatarsın. Güneş göbeğine dolar. Ayaklarını oynatırsın arada bir. Başını sağdan sola döndürürsün. Gözlerini açarsın arada. Renkler hep aynı.
Ayaklar şimdilerde serin kumların içine doğru gömülüyor. Tek tek kayboluyor parmaklar. Ayaklardan bacaklara, bacaklardan kalçaya, kalçadan göbeğe, göbekten göğüs, kollar, omuzlar, boyun, ense….kafa… böylesine durağan bir günde yavaş yavaş kumlara gömülürsün. Tam tepedeki denizatı kanat çıkartırken. Karnabahar ufukta kendi kendine haşlanırken. Dalgalar binlerce beyaz.

20090630

1

  1. uzakta olmakla eşdeğer. Ama bu uzaklık öyle soğuk, donuk bir ıraklık değil, daha çok kilometrelerle ölçülebilecek bir mesafe. Hissiyat olarak huzurludur, ama kendisi için huzursuz diyebilir, belli olmaz. Renklerden turuncuyu anımsatır, kısa hızlı adımlarla yürür.
  2. sabahları erken uyanmaktan yanadır. Günlerini değerlendirmek, dolu yaşamak gibi niyetleri vardır. Azıcık ukaladır ama etrafındakiler buna alışkındır. “Kadınlar” diye başlayan uzun cümleler kurar.
  3. ile tanışıklığım uzun yıllar öncesine dayanır. Yaklaşık sekiz senedir falan kendisini görmedim ama 10 yıl önceki halini yakından takip etmişliğim vardır. Bundan haberi olmadığına da adım gibi eminim.
  4. deyince aklıma kahve gelir. Asla sıradan bir kahve değil ama, çift espressolu latte ya da çikolatalı frappe, mesela. En çok yaza yakışır. Hayal kelimesi beyaz giysisinin yakasında parlak, zarif bir broştur.
  5. çocukluğumun eşlikçisidir. Siyah renge dönmenin, depresifliği keşfetmenin, karmaşık hislerin, bekaretin ve şarabın yanında bir yerlerdedir.
  6. ezelden beri yanımdaymış gibi hissettirir. İçimdeki sözlükte gezegenlerin, ormanların, baharatların, otların, kedilerin, kitapların, kurtların ve kadınların arasındadır.

G. ’yi aslında tanımam ama bilirim. İçtiğinde biraz fazlaca konuşur. Ayrı zamanlarda aynı yerlerden, aynı kişilerin yanından geçmişizdir.

  1. iyeliksizdir. İnsanı uçurabilme yeteneğine sahip az kişiden biridir. İyeliksiz olduğundan çok güzel uçar da, konar da.
  2. kesinlikle Yeşilçam’dır.

İ. ’nin beli inceciktir. Kelimeler ağzından dolu dolu çıkar. Azıcık güvensizdir, yani kendine. Dolayısıyla ara ara paranoyaklaştığı görülür.

  1. çiçekli, askılı yazlık elbiseler, parmak ucu açık ince topuklu, kemerli sandaletler, büyük şapkalar ve hafif bir parfüm bulutudur. İnsan sarılınca onu bozmaktan korkar.
  2. ne zaman yan yana gelsek devasa kahkahalar atacağımızdan emin olduğum adamdır.
  3. kızıldı, disiplindi, hala hayatta mı, bilemiyorum.
  4. genelde yoldadır. Yolda rastlanır. Kağıt oyunları, yaprak sarma, üst üste içilen tütünler, sihirbazlık ve çıplak ayaklardır.
  5. basitliktir ama asla “adi”lik değil. Kolaylık gibi daha çok.

O. yavaştır. Şeyleri hep kendince anlar. Bu bazen sinir bozucu sonuçlara yol açabilir. Ama sevilir, hep sevilir.

Ö. müzikle eştir. Olayları birbirleriyle bağlantılarını görmeye bayılır, ortada bağlantı yoksa bile kendisi yaratır. Hareketleri düzenlemedikçe huzura eremez.

P.’ nin gözü görür. İçi tertemizdir.

R. koyu Beşiktaşlıdır. Konuşurken habire ellerini kavuşturur. Ufaktan kambur olma sinyalleri verir. Öğretmiştir.

S. kesinlikle baharatlar ve otlardır. Kumaşlar ve boncuklar. Taşlar ve yağlar.

Ş. çok müthiş resimler yapar.

T. ne yaptığından pek emin değil.

U. kedi sevmez. Küçük odalarda hayatta kalmayı başarır. Dişleri bembeyazdır. Müziktir, çabalar.

Ü. ’nün küçük bir kızı var. Tek gözünü hep kapalı tutar.

V. Hint işi gömlekler ve rakı sentezidir.

Y. ’u unuttum. Anımsadığım kadarına sakin denilebilir. Azıcık depresif bir sakinlik ama.

Z. zıpçıktıdır. Elleri ayakları, kaşları gözleri ayrı oynar. Havası alınmış bir balon gibi duvardan duvara çarpar.

20090208

bu aralar

piramitlerle tuvalet kağıdı aynı dünyaya ait.
bu beni şaşırtabiliyor.
ve bir tufan hikayesi yaşanıp dünya "kapatılıp baştan başlatılacaksa" bizden geriye kablosuz modem kalacak olmasına azıcık içerliyorum.

20090114

küçük prens



















koleksiyonuma bulundukları katkılardan dolayı ilkay, melodi ve duygu'ya çok çok teşekkür ediyorum!


20081228

Sokakları Ele Geçirmek

Sokakları Ele Geçirmek

“müzikli direniş”


Müzikal Direnişin Kısa Tarihi

Rave Kültürü

Rave kültürünün beslendiği birçok kaynak vardır. Bu kaynaklardan ilki, Jamaika “soundsystem”leridir . Soundsystem, Jamaika’da ’60lı yıllarda başlayan ve günümüzde hâla devam eden önemli bir gelenektir. ’60lı yıllarda, adanın ilk yarattığı müzik olan ska, uluslar arası bir üne kavuşmuş, İngiltere ve Amerika’da son derece moda bir müzik türü haline gelmiştir. Bu esnada, Jamaika’da ska, artık fazla hızlı gelmeye başlamış, Jamaika’lı müzisyenler, tempoyu düşürmüş ve “rocksteady” tarzına geçmiş, ardından yüzlerini Afrika’ya, köklerinin kopartılıp getirildiği kara kıtaya ve Afrika’da taç giyecek siyah adamın tüm siyahlar için kurtarıcı olacağına inanan Rastafarian’lara dönmüş ve dolayısıyla sözleri özgürlükten, esaret günlerinden, tek aşktan, birleşen Afrikalılardan, Marcus Garvey ve Ras Tafari Halie Selassei’den bahseden, reggae doğmuştur. Jamaika’lı ‘madun’lar, şiddete başvurdukları kadar – Kingston sokaklarında dolaşan, genellikle silah taşıyan ve ona buna sataşarak kendilerini efendi ilan eden ‘rudeboy’lar – onlara cesaret veren ve ellerindeki tek bağımsız iş olanağı olan müziğe yönelmiştir. Bu son derece fakir, eğitimsiz ve zor şartlar altında yaşayan Jamaika’nın aşağı sınıfı, ‘soundsystem’i icad etmiştir. Soundsystem, kısaca “sokak diskosu” olarak tanımlanabilir. Birkaç büyük amfi, bir pikap, çok sayıda 45lik – ki Jamaika’da her gün bunlara bir yenisi ekleniyordu - ve bir DJ, bu “madun eğlencesi” için yeterlidir. Üstelik soundsystem’ler sadece müzik endüstrisinin değil, soundsystem’in kurulduğu sokaklardakilerin de biraz para kazanmasını sağlıyordu. Bir süre sonra, DJ’ler sıradaki şarkıyı tanıtmaktan daha fazla şey yapabileceklerini fark ettiler ve bundan bugün tüm dünyada, özellikle Fransa’da –ve ne “tesadüf”tür ki, genellikle göçmenler- tarafından üretilen bir müzik olan, temelde “reggae karaoke” olarak adlandırabileceğimiz dub tarzı doğmuştur. Reggae’nin bir diğer çocuğu ise, hip-hop’tır. Hip-hop bugün biraz altın takılı, şişman zengin siyah adamlar ve onların etrafındaki güzel kalçalı, büyük göğüslü kadınlar üzerine kurulu olarak gözükse de, aslında son derece politik bir duruştur ve yine, bu müziğe sahip çıkanlar ve üretenler, “madun”ladır.
Rave’in beslendiği diğer kaynaklar, reggae’yi benimsemiş olan Hippi’ler ve Punk’lar; New Age’ciler; yüzyıllık Karnaval geleneği; Ecstacy’nin etkisi; gay kültürünün ve Funk hareketinin ve Acid House’un yükselişi olarak sayabiliriz.
İngiltere ve Kuzey Amerika’da anarşit Hakim Bey’in – asıl adı Peter Lamborn Wilson – teorileri dikkat çekmeye başlar. Hakim Bey, Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin teorilerinden ve bunların yanı sıra, Fourier, William Burroughs gibi isimlerden oldukça etkilenmiş, teorilerini iki ana fikirde birleştirmiştir.
Bunlardan birincisi olan T.A.Z, “temporary autonomous zone” yani geçici otonom bölge temelde Deleuze ve Guattari’nin “Mille Plateux” adlı eserinde anlattıkları “pürüzsüz uzam” [smooth space] fikrini hayata geçirmektir. Pürüzsüz uzam, ne hiyerarşileştirilmiş ne de bölgeselleştirilmiştir, burada her şey mümkündür, özgür düşünce ve hareketin üretken şekillerde ortaya çıktığı yerdir. Hakim Bey, T.A.Z’ı uzun uzadıya anlatmaktansa şöyle yazar: “eğer bu aşama geçerli olursa, zorlanılmadan anlaşılacaktır… eylemle anlaşılacaktır.” Ancak, T.A.Z’ın bir devrim olmadığını açıklamıştır. Devrim, sonrasında tarihsel olarak, her zaman bir gerilemeyi, Devlet’in gücünü arttıran, ezici bir dönemi beraberinde getirmiştir. Hem Deleuze ve Guattari, hem de Hakim Bey, devrim kavramını reddeder. Bunun yerine, tarihin dışında, özellikle Marx’ın kullandığı Hegelyen tarih anlayışının dışında yürüyen şeylerle ilgilenirler. Hakim Bey, genellikle başarısız devrim olarak nitelenen isyan fikrine tutunur, onun için isyan, hayatları değiştiren bir gerilim noktasıdır: devrim, ardından gerici sonuçlar getirirken isyan olumlu bir farklılık yaratır.
TAZ, diğer taktik ve organizasyonların yerine geçecek ayrıcalıklı bir yöntem değildir. Sadece, şiddet ve acıya gerek kalmadan, isyanın kalitesini yükseltebileceği için önerilmektedir. TAZ, Devlet’le bağlantılı olmayan bir başkaldırı gibidir, bir bölgeyi (bir toprağı, zamanı, hayal gücünü), özgürleştiren ve Devlet onu yok edemeden önce, başka bir yerde/başka bir zaman yeniden oluşana kadar kendini çözen bir formdur. Devlet, öncelikle “madde”dan çok “taklit”le ilgilenir, TAZ, bu bölgeleri gizlice “ele geçirebilir” ve onun şenliğini görece huzur içinde devam ettirebilir. Tabii ki, dağlardaki bölgeler gibi bazı küçük TAZ’lar, fark edilmediklerinden hayat boyu sürebilirler. TAZ, görünmezdir ve Devlet radarının altındadır. Devlet haritasının bir boşluk, bir açıklık bıraktığı yerde, bir aktivite fark edilmeden gerçekleştirilebilir.
Birçok grup, TAZ fikrinden etkilendi ve bunun sonucu olarak İngiltere’de rave kültürü, depo, tarla gibi yerlerde spontane, bedava partilerle birleşmiş oldu.
1979 yılında yaşanan büyük petrol krizinden sonra çıkmaza giren emperyalist endüstriler, otomotiv sektöründe aldıkları darbenin yarattığı açığı, fabrikaları kapatarak gidermeye başladılar. Özellikle büyük bir sanayi kenti olan Detroit'teki otomotiv fabrikalarının kapanmasıyla başlayan süreçte yaşanan işsizlik, tüm ağır işlerini çok kötü koşullarda yapan siyahların bir araya gelerek yeni bir kültür yaratmasına yol açmıştır. Kapanmış fabrikalara ait dev hangarlarda yaptıkları "Rave" adlı partilerde, analog plakları pikabın üstünde ileri geri döndürüp, "Scratch" atarak ilk techno ve hip hop örneklerini yaratmışlardır. Barışçı partilerde sahne alan "Funk" performansçılarından ve Marksist Kara Panterler Partisi'nin marşlarını üreten "Rap" gruplarından etkilenen Turntable (pikap) üstadları, dedelerinin pamuk tarlalarındaki ezilmişliğin hüznünü anlatan "Blues"unun, ve Jamaika’lı dedeleri – ve tabii ki ninelerinin - köklere dönmekten, isyandan, ırkçılıktan, esaret günlerinden söz eden reggae yerine, dakikada 120 vuruş içeren sert ve öfkeli bir müzik ürettiler. Buna karşılık defalarca basılan Rave'lerde polisin vahşi saldırılarına maruz kalan yüzlerce siyah sanatçı tutuklandı, yaralandı ya da başka kötü muamelelere maruz kaldı.
Hakim Bey’in ikinci fikri P.A.Z, “permanent autonomus zone” yani kalıcı otonom bölgedir. PAZ, devrimci değildir, ancak alternatif bir yaşam ve ekonomi sunar. Coğrafi sınırların, zaman dilimlerinin ve ulusların dışında bir gizli toplum olabilir.
Tüm bu fikirler, Rave kültürünü etkiledi ve başlamasında da ilham kaynağı oldu. Spiral Tribe gibi gruplar, İngiltere’de anarşist komünler ve gezici gruplar organize etti. Liberator kardeşler gibi gruplar İngiltere depolarında gizli partiler düzenledi. Bu esnada, bütün dünyada rave kültürü kendiliğinden yayılmaya başladı. Paris’ye yer altı mağaralarında, tünellerde; İsrail ve Kaliforniya’da çöl partileri; Washington’da orman partileri; Birleşik Devletleri Orta Batı’da tarla partileri verildi.

Sokakları Yeniden Ele Geçirmek
Rave kültürünün, yeni sosyal hareketlerle birleşmesi, bizi bu yazının ana konusu olan “Reclaim The Streets” grubuna götürüyor.
Reclaim The Streets, 1991 yılında İngiltere’de doğmuş, 1995 yılında politik aktivizm ile birleşen rave-festival kültürüyle birleşmiştir. İsminden de anlaşılabileceği üzere, politik duruşları sokakları yeniden ele geçirmek üzerine kurulu olan bu grup, aslında planlı ve organize bir “grup” değil, bir dolaysız eylem grubudur. Aralarında bir hiyerarşi ilişkisi yoktur ya da bir başkana sahip değildirler. Reclaim The Streets’in sokakları ele geçirişinde herhangi bir şiddet unsuru da yoktur. Aksine, yazının başında söz ettiğim Jamaikan soundsystem’lerinde çalınan rave müziği ve bolca “karnaval” bulunur. Önceden belirlenmiş bir sokağı, caddeyi veya otobanı barikatlarla trafiğe kapatan insanlar, burada soundsystem’ler kurar ve sokak partileri verirler. Bu partilerde müziğin yanı sıra, yiyecek ve içecekler, bilgilendirme masası, juggler’lar ve çocuklar için “parke taşlarının altında kumsal var” dercesine, bu sefer kaldırımları sökmek yerine yerlere yığılan kum havuzları bulunmaktadır.
Öncelikle İngiltere’de başlayan “Reclaim The Streets” sokak partileri, yavaş yavaş uluslar arası bir nitelik kazanmış, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere, dünyanın bir çok ülkesinde sokak partileri verilmeye devam edilmiştir – edilmektedir.
Reclaim The Streets’in bu sokak partilerini vermesinin, trafiği kesmesinin ve bir sokağı/caddeyi/otobanı bir süreliğine bir “karnaval” yeri haline getirmesinin nedeni tabii ki eğlenceye doyamayan İngiliz’lerin ne yapacaklarını bilememesinden kaynaklanmıyor.
Propaganda metinlerinden de anlaşılacağı üzere, Reclaim The Streets, iktidarın çözülmesi gereken yerlerin sokaklar olduğu fikrinden yola çıkmıştır.Lefebvre ve ondan etkilenen Situasyonistlerin de belirttiği üzere, gündelik hayatın kendisi içinde devrimci hareketler taşımaktadır. Gündelik hayatın sürdüğü, iktidarla karşılaşılan ve savaşılan yerler olan sokaklar, aslında gündelik hayattan zevk alınan, zevkin yaratıldığı ve beslendiği bir yer olmalıdır. Sokağın bu denli önemli bir sembol olmasının nedeni, kişilerin “medeni olma” hallerinin merkezi olmasıdır. Sokaklar, bu medeniyet kurallarıyla doludur: bir kuşağın çocukken TRT ekranlarında izlediği Bay Doğru’nun öğrettiği gibi, karşıdan karşıya geçerken önce sola sonra sağa, sonra tekrar sola bakılır. Yaya geçitleri, trafik ışıkları, bisiklete kapalı ve açık alanlar, kaldırımlar/yollar, top oynamanın yasak olması gibi ve yabancılarla konuşmamak gerekliliği, büyük şehirlerde “risk kültürü” yükseldikçe daha trajik hikayelerle süslenen daha sayamadığım bir çok kural, bireyi içeride tutmak, onu evine, iş yerine, alışveriş merkezine, üyelikle girilen spor salonlarına, konser salonlarına, tiyatro ve sinemalara “kapatma” etrafında gelişmektedir. Sokağın dışında yani içeride tutulan insan, iş iktidarla mücadeleye girmeye gelince, kendisini kaçınılmaz bir şekilde umursamazlığın içinde bulan birey, “kaldırımdan gidip bunu en güvenli şekilde mi oynasam, yoksa sokağa mı çıksam?” ikilemini yaşar. Oysa ki, sadece en büyük riskleri alanlar toplumdaki değişiklikleri yaratacaktır.

İş yerleri, evler, alışveriş merkezleri, okullar ve sinema, tiyatro, konser salonları gibi “kültür merkezleri” yerleri ve bunların sürekli türetilen kombinasyonları: içinde sineması, tiyatrosu, konser salonu, galerisi, spor salonu olan alışveriş merkezleri ya da bunların her birinin bir arada bulunan şehirden uzakta konumlanmış “güvenli ve huzurlu” siteler : çocuklarınızı güvenle yetiştirebileceğiniz hayal kentleri. Bu alanların düzenlenme şekli, fabrikalardaki iş ve emek bölünmesiyle başlayan ayrımı beraberinde getiriyor. Bu bölünmeler, bireyi dilimlerine ayırıyor; onun zamanını ve yaşamı birbirinden ayrı tüketim nesnelerine çeviriyor. Oysa ki sokaklar, insan hareketinin ve sosyal iletişimin, özgürlüğün ve spontaneliğin gerçekleştiği canlı bir mekanlardır. Kapatmanın tekerlekli araçları olan arabalar ve kamusal alanın araba formuyla özelleşmesi, büyük şehri tanımlayan komşuluk ve komünitenin tükenmesine neden oluyor. Bu nedenle insanlar, topluluk olma arzularını başka şekillerde tatmin ediyorlar. Arzunun taklidi insanlara televizyon dizileri olarak geri satılıyor. Dizilerde, “sokak” ya da “meydan” gibi somut alanlar taklit ediliyor ve kapitalizm her şeyi yerle bir ediyor. Bu senaryoda, gerçek sokak steril. Sokaklar, içinde olunacak bir yerden çıkıp geçilip gidilecek bir yer haline dönüşüyor. Semtler, koca alışveriş merkezlerine dönüşüyor; sokaklar sadece başka şeyler için var oluyor: vitrinler, reklam panoları ya da benzin istasyonları. Kapitalizm sokakları insanlardan çalarak, onu bir benzin parasına geri satıyor. Zamanı mekandan üstün tutuyor, her ikisini de hız takıntısı ya da ekonomik dilde “ ciro”ya indirgiyor, bozuyor. Hareketleri önceden saptanmış olduğu için bu sistemi kimin “kullandığı” önemli değil.

Sokaklar tüketimin ya da belli bir topluluktan sıkı bir güvenlikle korunan alışveriş “kasaba”larının koridorları olmasalar, sadece arabalara ait olmasalar daha iyi olmaz mı? Arabaya, araba olduğu için karşı olmak tek bir parçanın bütün yapboz olduğunu varsaymak kadar son derece anlamsız. Ancak arabasız mekanlar için verilen mücadele global kapitalizme karşı verilen mücadeleden ayrı tutulamaz. Kapitalizme karşı mücadele, içinde arabasız alana karşı verilen mücadeleyi de taşımaktadır. Sokaklar arabalarla dolu olduğu kadar kapitalizmle dolu ve kapitalizm kirliliği çok daha sinsi.
Reclaim The Streets, kapitalizme karşı verdiği mücadeleyi sokaklardan başlatıyor. Temel mücadeleleri kamusal alanı, özel kapatılmış alandan geri almak olan Reclaim The Streets, bunu “karnaval” ile birleştirerek yeni bir sosyal hareket yaratıyor.
Sokak partilerinde, binlerce insan, ana yollardan birini kapatıyor ve “sokaklar işte şimdi açık” diyor. Sokak partileri, sadece araba karşıtı gösteriler değil, aynı zamanda bireylerin bastırılmış potansiyellerini bulmalarına yardımcı olan, farklılıkların ve birlikteliklerin kutlandığı, karşı koymanın festivali.
Devrim tarihinin görkemli anları her zaman festivallerle yani karnavallarla mümkün olmuştur. Bastille ayaklanması, Paris Komünü, 1917-1919 devrimleri, ’68 Paris’i. Buna karşın, popüler festivaller, iktidar sahipleri tarafından düzenlenmektedir. Türkiye’de H2000 ile miladını belirleyebileceğimiz ve bugün büyük ölçüde Rock’n’Coke’un bayrağı devraldığı festivaller, büyük güvenlik önlemleri altında yapılmakta. Festival alanları aylar önceden ayarlanıyor, festival öncesi dağıtılan broşürlerde/internet sitelerinde festival alanına girmesi yasak olan maddeler tek tek belirtiliyor, hatta kişinin yanında getireceği ilaç için doktor raporu bile isteniliyor. Alana girişlerde insanların üstleri ve çantaları tek tek kontrol ediliyor. Peki, iktidar neden özgür kutlamadan bunca korkuyor? Kalabalıkların kendi güçlerinin farkına varmalarından olabilir mi?
Karnaval, ortaçağdan bu yana, düzeni ters-yüz etmenin işaretidir. Bakhtin’in ortaya attığı bu kavramda, hüküm süren gerçeklik ve belirli düzen geçici olarak ortadan kalkar. Bütün hiyerarşik farklılıklar, ayrıcalıklar, düstur ve yasaklar ortadan kalkar. Karnaval, insanların izlediği bir temsil değildir; bu kez temsili içinde olarak kendileri yaratırlar; herkes karnavala dahil olmak ister çünkü karnaval bütün insanları içine alır. Karnaval, şenlik, gülmek, yemek, içmek, olmayacak yerlerde olmayacak davranışlarda bulunmaktır.
Karnavalesk bir durum olan Sokak Partileri’nde Artık Bay Doğru yoktur. Sağa sola bakmak gereksizdir. Yabancılarla konuşulabilir: kimse kimseye zehirli bisküvi ikram edip böbreğini çalmayacaktır. İnsanlar bir süreliğine yeniden kendilerinin olan otobanlarda yatabilir, yol yapımında kesilen ağaçların yerine yenisini dikebilir, sokaklarda dans edebilir ve caddelerdeki kum havuzlarında oynayabilir. En basitinden karşıdan karşıya geçmek için trafik ışıklarını beklemek gerekmez ve motor sesi yerine müzik ve kahkaha sesleri duyulur.



“Reclaim The Streets” platformunun yarattığı bu Sokak Partileri kavramıyla, kapatılmaya alışmış ve bunun dışına çıkınca ne yapacağını bilemeyen insanlar, doğrudan eylemle tanışıyor. Doğrudan eylemle insanlar yeni bir kendine güven hissi ile bireysel ve toplumsal güçlerine dair farkındalık geliştiriyor, otoriteye karşı direniyorlar. Doğrudan eylem, sadece bir taktik değil, aynı zamanda bireylerin, bürokrat ya da politikacılar olmadan hayatlarını kontrol edebilme ve sosyal hayata katılabilme yetisini sağlıyor.

**

Bir gün, kapitalizmden ayrı düşünmenin imkansız olduğu trafikte sıkışıp kalan insanların tek tek arabalarını oracıkta bırakıp yürümeye başlayacaklarına inanıyor ya da buna inanmayı tercih ediyorum.

***

* Soundsystem’ler hakkında daha fazla bilgi için BBC Documentaries: “The History of Jamaican Music” 1,2&3
* Musikal Resistance: A Short History (I),Bu yazı, ilk kez 26 Kasım 2001’de “Rebelstar Activist Treat”te okunmuştur. www.spaz.org/node/658
* http://www.hermetic.com/bey/taz_cont.html
* Erden Kayıptaş, Geçiş, Kültür ve Sanatta Tavır
* http://rts.gn.apc.org/
Lefebvre, Henri, The Critique of Everyday Life,1947

20081219

Kendini Etiketle : Moda Göstergeleri

Şehirli gündelik hayatımız, her ne kadar farklı hikayeleri içinde barındırsa da, hepimiz için ortak bazı yönler içerir. Aynı kamusal alanları paylaşmamız bunlardan birisidir. Bizi, bu kamusal alanlarda; meydanlarda, toplu taşıma araçlarında, sokaklarda, devlet dairelerinde, yerleşkelerde bir arada yürüdüğümüz bu kalabalıklardan, bu bizimle aynı etten ve kemikten oluşan insanlardan ayıran şey ise başta görünümümüz yani giydiklerimiz, saç stillerimiz, sakal – bıyık bırakmalarımızla, makyaj ve aksesuarlarımızla oluşturduğumuz kişisel stillerimizdir.. Bu stilleri ise, modanın bize sunduğu görece geniş çerçeve içinden kendimize uygun olarak seçtiklerimizle oluştururuz.

“Moda” diyor Herbert Blumer, “ortak duyarlılıklarla beğenileri besleyip şekillendirir…Ortak duyarlılıkla beğeniden oluşan bu yığın, öznel yanıyla bir “söylem evreni”ni andırır. Onun gibi dünyaya ortak bir yaklaşım ve dünyanın sunduğu deneyimleri alıp işlemek için bir temel sağlar. Esnek yapılı ve yeni oluşumlara, şekillenmelere açık bir ortak beğeni yığınının, gelişip değişen dünyaya karşılık verme gücünden şüphe yoktur.”[1]

Fred Davis, modanın oluşumunu şöyle anlatıyor : “Moda, toplumsal kimliklerimizin kolektif yönlerini hedef alır. Toplumsal kimliklerimiz, çoğu zaman bizim sandığımız gibi değişmez bir karışım olmadığı için de moda ( hem estetik hem de parasal anlamda) kârlı bir biçimde gerçekleştirebilir bunu. Toplumsal ve teknolojik değişimin, yaşam çevrimindeki biyolojik eksilmelerin, ütopik düşlerin, zaman zaman yaşanan felaketlerin etkisiyle sonsuz bir biçimleniş içinde olan kimliklerimiz, içimizde sayısız gelirim, paradoks, kararsızlık ve çatışma doğurur. İşte, moda da kolektif düzeyde yaşanan, tarihte bazen tekerrür eden bu kimlik istikrarsızlığından beslenir. Moda başlatan tasarımcı – sanatçılar, toplumda hüküm süren istikrarsızlığını bir şekilde sezer ve kıyafet sunumunda görmeye ve dokunmaya ilişkin alışılmış simgeleri sanatsal biçimde yönlendirerek onlara ifade kazandırmaya veya onları sınırlandırmaya, çarpıtmaya ya da yüceltmeye çalışır.”[2]

Barthes’a göre ise moda tek başına bir olgu değildir. Bir göstergedir. Bütün göstergeler gibi, moda da aynı zamanda bir gösterendir. Moda, yani belli bir giyim tarzı, onu kullanana göre bir şey göstermektedir; bir göstergedir. Moda, bir iletidir. Bu yanıyla da, yani dışarıdan bakan birisi için de bir gösterendir. Barthes, ayrıca modanın bir dil olduğu iddiasını öne sürer. Moda, dillerden bir dildir ya da dillerden sadece bir tanesidir.[3] Modaya uymadığını söyleyen kişiden, anti-moda oluşturanlara kadar, giyinen herkes bu “göstergeler sistemi”nin içindedir.

Barthes, giyimin adeta tersinden okunması gereken bir dil olduğunu dikkat çeker. Giyim, bir gösteren olduğuna göre, başkaları tarafından algılanacaktır. Öyleyse bir mesajdır. Eğer çok dikkatli ve özenli giyiniyorsam bu, benim karşımdakilerin özensizliğini vurgulayışım, eğer tepkisel bir tarzı tercih ediyorsam o da karşımdakilerim kurumsal, bürokratik “tutukluğunu”, teslimiyetini dile getirişim olacaktır. En nihayet, eğer kişi kendisini şu ya da bu yoldan çirkinleştiriyorsa bu durumda bu karşısındakilerden nefret ettiğini vurgulamaktadır.[4]

Kabul gördüğü üzere, bireyler, giysileriyle kişisel farklarını ortaya koymaya gayret ederler. Barthes, çağdaş bedenin giyinme/giysi bağlamında “okunabileceği”ni düşünür. Ona göre, ‘giysi duyumsadığımız bir şeyin bir gösterene dönüşmesidir.’ Fakat, bu sadece kişisel bir tercih değildir. Aynı zamanda toplumsaldır. Çünkü, toplumsal statüler de giysi yoluyla belirlenir.[5] İnsanlar ait oldukları yeri, hayattaki beğenilerini işaret ederler. Bizler de, bu ifadeleri belli kalıplara oturtur, karşımızdaki yabancıyı kendimize göre konumlandırır, hayat tarzlarına ilişkin belli bağlantılar kurarız. Bu yerleştirmelerimiz doğal olarak hayattaki duruşumuza ve birikimlerimize bağlı olarak değişir. Takım elbiseli, evrak çantalı adam belki bir şirket çalışanı belki de bir öğretmendir, ama “düzgün” bir tip olduğu bellidir. Devasa tişörtünün altında bol bir pantolon ve spor ayakkabılarıyla gördüğümüz biri kimine göre bir rap dinleyicisi hatta belki söyleyicisidir, kimine göre ise beş para etmez serserinin tekidir. Dreadlock[6], bilenler için Rastafari’yi[7], Jamaika’sı, Bob Marley[8] ve reggae’siyle koca bir inanışı ve kültürü, daha az aşina olanlar için potansiyel esrar içicisini hatta satıcısını çağrıştıracağı gibi hiç bilmeyen biri için nasıl yapıldığı gizemlerle dolu, yerine göre içinde envai çeşit böcek barınan bir saçtır. Büyük ihtimalle takmadır, tutup çekerek bu soruya yanıt arayanların sayısı, “birbirini inkar etme yeteneği” geliştirmiş olan bu modern toplumda hiç de az değildir. Kaldı ki, içinde yaşadığımız toplumda insanların kendilerinden olmayanlara karşı tahammülleri son derece azdır. Uzun saçlı olduğu için ya da küpe taktığı için tartaklanan erkeklerin, eteği kısa olduğu ya da dekoltesi derin bulunduğu için tacize uğrayan kadınların sayısı hiç de az değildir. Taraftarlar maç izlemeye giderken üzerlerine taraf oldukları takımın formalarını giyerler. Formalar bu noktada karşılarındakilere kimlerden olduklarını gösterir. Bir maç günü iki takımın formasından başka bir forma giyerek maçın olduğu stadın yakınına yaklaşmak, her iki taraftar grubundan fena halde dayak yemeğe sebebiyet verecektir.

Giderek, modayı insanların birbirini tanımak, aynı cemaat içinde yer aldıklarını anlamak için kullandıkları bir ortak dil ile tanımlamak mümkün. Bu niteliğiyle moda, farklılığı ne kadar öne çıkarırsa çıkarsın moda bir ‘üniforma’ meselesi. Gözde olan şey ‘grunge’ da olsa, ‘hippi’lik de olsa sonunda kendisini ‘o’ sistemin içinde tanımlayan kişi birörnek (uniform) olmayı kabullenmiş demektir. Bu anlamda modayla ideoloji arasında, hatta modayla otoriter yaklaşımlar arasında bir gizli ve tehlikeli ilişki olduğu belli. Her diktatoryal dönemin, hatta her hassas politik dönemin ve yönetimin kendisine bir moda oluşturduğuna bakarak bunu anlamak mümkün.[9] Örneğin hippi denildiğinde doğal kumaşlar, çiçek desenleri, platform topuklu ayakkabılar, erkek ve kadında uzun saç ve örgü, punk denildiğinde deri ve zincir, Mohikan modeli renkli saç, çengelli iğne ve piercing akla gelir. Radikal İslamcıların çember sakalı, milliyetçilerin aşağıya uzayan bıyıkları vardır. Kadınların kapanma biçimleri ve kullanılan örtünün ismi kendi içinde çeşit çeşittir.[10] Hitler’in bıyık şekli, Mao’nun gömlek ve şapkaları, Ecevit’in kasketi, Che’nin beresi… Bu birlikte anılmalar zaman içinde değişebilir de. Simmel modanın yukarıdan aşağı doğru yayılan bir süreç olduğunu ifade eder. Simmel’e göre, moda, üst sınıflarda oluşur ve yavaş yavaş aşağı sınıflara doğru iner, en alt sınıfa inene kadar zaten yukarıda yeni bir moda gelişmiştir ve aşağı inmiş olanın modası geçmiştir.[11]

Ancak bazı durumlarda, Simmel’in ifade ettiği bu yukarıdan aşağıya yayılan moda durumunun tam tersinin gözlendiği de söylenebilir. Örneğin efsane bir markaya dönüşen Converse All Stars, ilk çıktığı 1908 yılında Amerika’da başta basketbol ayakkabısıyken, “asi gençlik” tarafından sahiplenilmişti. Ülkemizde uzun zaman boyunca zar zor edinilen Converse marka ayakkabılar, özellikle yırtıksa sahibi tarafından büyük bir gururla giyilirdi. Adı “ters”, “zıt” anlamına gelen ve bez bir ayakkabıya göre son derece pahalı olan Converse, geçtiğimiz yıllarda Nike firması tarafından alınmasının akabinde hemen herkesin ayağında görülen bir çeşit “sivil üniforma” oldu. Tıpkı kot pantolonun 19. yüzyılın ortalarında işçi üniforması olarak tasarlanması, 1930’ların sonuyla 1940’ların başında Amerika’nın güneybatısındaki ressamlar ve başka sanatçılar tarafından benimsenmesi, 1950’lerde “serseri” motosiklet çeteleri ve 1960’larda Yeni Sol’dan eylemciler ve hippilerin giymesi[12] ve günümüzde uluslararası bir insan üniformasına dönüşmesi gibi.

Üzerimize giydiğimiz kimlikler olan giysilerimiz, mesleğimize göre bazen belirlenmiş de olabilirler. Meslek giysisi olarak tanımlanan üniformalar bu kategoridedir. Üniforma, onu giyen kişiyi bireylikten çıkarıp bir meslek grubuna dahil eder. Üniforma onu giyen kişiyi bir birey değil polis, din adamı (haham, papaz, rahip, rahibe, imam), asker ya da ülkemizde uygulandığı üzere ilköğretim ve lise öğrencisi kılar. Bu kişiler, birbirlerinden ayrıyken bile ait oldukları kitleyi simgelerler. Mesai saatleri dışında, kendilerini ifade etmeleri adeta yasaklanmıştır.

Yine de, özellikle öğrenciler, onlara tanınan tek görüntü hakkını üstlerindeki formaları değiştirerek, bozup yeniden yaparak, kendilerinden bir şeyler ekleyerek kırmayı başarırlar. Bu noktada strateji ve taktiklerden söz etmek yerinde olacaktır.

Certeau’ya göre, stratejiler taktiklerden keskin sınırlarla ayrılırlar. Stratejiler ‘Öteki’nin görünmez güçleriyle donatılmış bir ortamda kişinin kendi yerini sınırlandırmak’ amacıyla uygulanan güç ve hakimiyet için bir ‘ana üs’ görevi üstlenirler. Belirli bir alanı nezaret altında tutan ve sayılarla sınırlandıran test edilmiş ve onaylanmış panoptik uygulamaların bir bileşimi aracılığıyla mekana hakim olurlar. Buna karşılık taktikler ise dağınık, saklı ve geçicidir; o anki durumun gereklerine uygun biçimde anlık olarak geliştirilirler. Doğaları gereği geçicidirler, kolektif belleğin, yani çok eski zamanlardan bu yana nesilden nesle aktarılan direnç ve yıkım geleneğinin becerisine bağlıdırlar. Taktik ötekine aittir, strateji ötekine hakim olmak isteyene. Strateji sabitken, taktik değişkendir.[13]

Öğrenciler çantalarına, formalarına kendilerine yakın gördükleri gruplara dair rozetler takar, eteklerini kıvırır, ceketlerini evde unuturlar. Panoptik bir mekan olan bu okulun düzen koruyucusu öğretmen ve müdürler, düzen koyucu Milli Eğitim Bakanlığı’nın talimatları uyarınca “kravatını düzelt, gömleğini pantolonunun içine sok” diye istedikleri kadar kendilerini harap edebilirler, ama o öğrenci denetlendikten hemen sonra kravatını bollaştırır, gömleğinin altında sevdiği grubun tişörtü vardır, ve ders sonrası yeniden takmak üzere küpesi cebindedir.

Sivil kıyafetle ifade edilen statü farklılıkları, kendi içinde üniformalarda da geçerlidir. Asker ve polis kıyafetlerindeki apoletler, farklı birimler için farklı renkler; doktor ve hemşirelerin farklı tasarlanmış giysileri; her okulun kendine ait başka forması olması bu farklılıklardan bazılarıdır.

Yukarıda değindiğim üzere giysiler bireylere hayatta nerede durduklarını gösterme olasılığını sağladığı gibi, farklı durumlara göre giyinmenin yazılı olmasa da toplum tarafından oluşturulmuş kuralları vardır. Örneğin yüksek düzey bir yöneticinin önemli bir toplantıya spor giysileriyle gitmesi yakışık almaz, pembe renk cenazede hoş karşılanmaz, bir davete, iş görüşmesine ya da mülakata giyilecek giysi her gün giyilenlerden daha şık olmalıdır. Bunlar göz önünde bulundurulmazsa ayıplanmaktan öte mevcut işi kaybetmek ya da görüşmelerde olumsuz sonuçlar almak mümkündür. Aynı şekilde, şehrin çeşitli bölgelerine giderken insanlar ister istemez kılık kıyafetlerine dikkat ederler. İstanbul’u ele alırsak nasıl geçmişte insanlar Beyoğlu’na giderken ütülü pantolonları, şapkaları, eldivenleriyle dönemin ‘konuşan giysileri’nin giymişse bugün de örneğin ‘muhafazakar’ bir semt olan Fatih’e giderken normalde askılı bluz giyen bir kişi, dolabındaki daha ‘kapalı’ giysilere yönelecektir. Bunun sebebi, o kişinin günümüzde ‘mahalle baskısı’ adını almış toplum tahammülsüzlüğünün üzerinde psikolojik ya da daha da beteri olan fiziksel tacize dönüşmesinden kaçınmasıdır. Bu kaçınmalar yüzünden kişi, o bölgenin stratejisine göre kendince taktikler geliştirir.

Giyimin etrafımızda gördüğümüz yabancıları belirlemekte, onlara bir takım cemaatler, gruplar, cinsel eğilimler ve statüler atfettiğimizi gösteren güncel bir örnek olarak özel kanallardan birinde yayınlanan “Senin Paran Benim Param”[14] adlı yarışma programı gösterilebilir. Yarışma, yıllık gelirleri birbirinden farklı 8 kişi ile başlıyor. Bu 8 kişi, üzerlerinde isimleri yazan aynı tip siyah tişörtü giyiyorlar. Altlarında basit siyah pantolonlar ya da etekler var. Bu kişiler, yan yana, hiç konuşmadan oturuyorlar. Yarışmacı, bu siyah tişörtlülerin karşısındaki yerini alıyor ve bunların yıllık gelirlerini tahmin etmeye çalışıyor. Haklarında hiçbir şey bilmediği bu siyah tişörtlü yabancıları eleyerek, aralarında en yüksek geliri olanı bulmaya çalışıyor. Etapları geçtikçe siyah tişörtlüler hakkında bazı küçük ayrıntılar öğreniyor. Finale kaldığında önünde 3 kişi kalıyor, bu kişilerden hangisinin gelirinin kalan gelir düzeyleri arasında en yüksek olduğunu bulan yarışmacı ödül olarak bu parayı alıyor.

Yarışmacılar, üzerlerinde aynı belirsiz siyah tişört olduğundan dolayı, bu kişiler arasında eleme yapmakta zorlanıyor, hatta genelde yanlış kişileri eliyorlar. Bir statü göstergesi olan giysiler ve aksesuarlar olmadığından, yüzlere, bu yüzlerde estetik olup olmadığına, yüzlerin çökmüş mü bakımlı mı olduğuna bakıyor, bu rasgele işaretlerden gelir düzeyi belirlemeye çalışıyorlar.

Giysilerin insanların statüsünü ve hayattaki konumunu belirlemeye çalışmak tabii ki tamamen güvenilir bir yöntem değildir. Bauman, yabancıları görünümleriyle sınıflandırmanın mümkün olduğundan söz eder. “Tarihte kentlerde sadece zengin ve ayrıcalıklı kişiler lüks, gösterişli elbiselere sahip olabiliyordu, normalde yapıldıkları yerin dışında bir yerden giysi edinilemiyordu, ve böylece biri tanımadığı kişileri görünümlerinin ihtişamına, sefilliğine ya da tuhaflığına göre sınıflandırabiliyordu. Fakat bu artık kolay değil. Beğenilen ve son derece yüceltilen giysiler artık çok miktarda üretiliyor ve böylece görece ortalama geliri olan kişilerce de alınıp giyiliyor.Üstelik, kopyalar o kadar sadık ki, özellikle uzaktan orijinalinden ayırt edilemiyor.” Bauman’ a göre “modanın yaygın mevcudiyetinden ötürü giysi, geleneksel ayrım farkını ortadan kaldırmıştır. Giysilerin çoğu artık daimi olarak belirli bir grup ya da sınıfa ait değildir; tanıtıldıktan kısa bir süre sonra, genelde halk bunlara ulaşabilir. Modalar da sınırlı karakterlerini yitirmiş ve tamamen kozmopolit olmuştur. Aynı ya da hemen hemen hiç ayırt edilemeyen giysiler birbirinden uzak yerlerden elde edilebilmektedir. Artık, sahibinin bölgesel kökenini ve hareketliliğini göstermekten çok saklamaktadır.”[15]

Gerçekten de, artık dünyanın neresine gidilirse gidilsin her yerde yan yana dizilmiş marka mağazaları görülüyor. Barselona’da, Roma’da ya da İstanbul’da olmak bir şeyi değiştirmiyor. Kentlerin lüks mahallelerinde Gucci’ler, Armani’ler, D&G’ler, Prada’lar yan yana durur. Bu mağazalarda, birçok kişinin aylık gelirine eş değerde giysiler, aksesuarlar ve parfümler satılmaktadır. Kaldı ki, kendilerine birçok alıcı da bulabilmektedirler. Bu lüks mahallelerin dışında, artık günümüzde internetten sipariş vererek de bu mallara ulaşmak mümkündür. Yerel giysiler tamamen yok olmamış, sadece tasarımcıların zevkine ve daha önce söz ettiğim üzere bunları değiştirerek modaya sokmak üzere “kolektif bir kararsızlık anı” beklemek üzere rafa kaldırılmıştır. Türkiye’den buldan bezi, keçe, basma kumaş; Hindistan’ın kumaşları, ipeklileri; Japon’lara özgü kimonolar, elbise modelleri zaman zaman alınır, değiştirilir, kullanılır ve fahiş fiyatlarla alıcı önüne çıkarlar. Yabancı olan bu şekilde “yeniden üretilir”.

Bu sözü edilen dünyaca tanınmış markaların taklitleri piyasayı doldurmuş durumda. Bunlar sadece giysiler değil, aksesuardan parfüme geniş bir yelpazede sunulmakta. İnsanlar şehrin çeşitli yerlerinde aramasa da karşısına çıkan bu taklit ürünlere deyim yerindeyse üşüşmektedir. Peki neden? Onları bu ucuz taklitlere bunca rağbet etmeye yönelten nedir? Sebebi açık. Dünya bir imaj dünyası. İmaj da bir güç simgesi. Güç, parayla ve onu kazanmakla, ona sahip olmakla ölçülüyor. İnsanlar, bu taklit markaları üstlerinde taşıyınca, tıpkı üniformasını kuşanıp beline copunu, silahını takmış polis gibi bir iktidar elde ediyorlar.

Burada da belli bir strateji ve taktikler zincirlemesi görmek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Dünyaca ünlü markalar, 3. Dünya ülkelerinde, ucuz iş gücünden faydalanarak gelir düzeyi son derece yüksek olan kişiler için son derece pahalı giysi ve aksesuarlar üretiyorlar. Üstelik bu giysilerin çoğunun üzerinde, kalabalıklara gösterilecek markalar yazıyor. Bu mağazalar, senenin belli dönemlerinde –hatta bazen hiç de belli olmayan dönemlerde- indirimler yapıyor. Böylece geliri ortalama olan kişiler de bu ürünlere ulaşabiliyor. İnsanların çoğu, bu indirimlerden haberdar olduklarından dolayı, sezon başında beğendikleri giysilerin indirime girmesini bekliyor. Bunların yanı sıra, üretilen taklit mallar ya da üretimden sızdırılan hakiki ürünler işportalarda, tezgahlarda alıcı buluyor. Bunların tüketicilerin bu dünya markalarına karşı geliştirdikleri taktikler olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz.

Bauman, giysilerin artık kolay ulaşılabilir taklitleri olduğunu ve bu nedenden ötürü artık bunlara bakarak yabancıları konumlandırmanın doğru olmadığını söylerken, bugün bu statü göstergelerine giysiler dışında yeni bir ailenin daha katıldığını söyleyebiliriz. Taşınabilir elektronik aletlerin hayatımızdaki yeri gün geçtikçe daha geniş yer kaplıyor. Cep telefonları, mp3 çalarlar, dijital fotoğraf makineleri, diz üstü bilgisayarlar… Piyasaya sürekli yeni modeller sürülüyor. Bu aletlerin işlevselliklerinin yanı sıra yeni nesil aksesuarlar dolayısıyla yeni nesil statü göstergeleri olduklarını düşünüyorum. I-pod örneğini ele alırsak, piyasaya ilk sürüldüğü 2001 yılında temel özelliği diğer mp3 çalarlar arasındaki en yüksek hafızaya sahip olmasıydı. Yükte hafif pahada ağır olan bu aleti, öncelikle ünlüler benimsedi. I-pod’u görünüşte diğerlerinden ayıran şey ise, dışarıdan kolaylıkla görülebilen beyaz kulaklıklarıydı. Daha önce piyasada hiç görülmemiş olan bu beyaz kulaklıklar görene hemen I-pod’u çağrıştırıyordu. Ve birinin I-pod’u varsa, bu kişi zengindi. Hatta kimi insanlar, beyaz kulaklığından dolayı gasp edilmemek için I-pod’larını başka kulaklıkla kullanır oldular.

Kumaşın krallığı gelişen yeni taktiklerle sarsılıyor olabilir, ama modaya her geçen gün yeni bir arzu nesnesi ekleniyor. Bu nesneler sayesinde kişiler birbirlerini konumlandırmayı sürdürüyorlar. Çağlar değişiyor, modalar değişiyor ama modanın modası ve insanın yabancıyı etiketleme sevdası asla geçmiyor.



[1] Herbert Blumer, Fashion: From Class Differentation to Collective Selection

[2] Fred Davis, Moda, Kültür ve Kimlik, YKY, 1997

[3] Roland Barthes, The Fashion System, University of California Press, 1983

[4] Hasan Bülent Kahraman, Cinsellik, Görsellik, Pornografi, Agora, 2005

[5] Hasan Bülent Kahraman, Cinsellik, Göresllik, Pornografi, agora kitaplığı, 2005

[9] Hasan Bülent Kahraman, Kitle Kültürü Kitlelerin Afyonu, Agora kitaplığı, 2003

[10] http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=230216

[11] Diana Crane, Moda ve Gündemleri, Ayrıntı, 2003

[12] Fred Davis, Moda, Kültür ve Kimlik, YKY, 1997

[13]Gardiner, Critiques of Everyday Life, Michel de Certeau: The Cunning of Unreason, Routledge, 2000

[15] Z.Bauman, Thinking Sociologically, Oxford, 1990

BETON ORMAN ya da postkolonyal dünyanın “pozitif titreşimleri”

Bir ırkı üstün
diğerini aşağı gören anlayış
sonunda ve sonuna kadar
ortadan kalkana kadar
her yerde savaş -
savaş var derim.”1


Bu sözler, 1980 yılında son Bob Marley & The Wailers turunda, dünyanın dört bir yanından insanın ağzından yankılanıyordu. Bob Marley, küçük adasından çıkmış, kölelik günlerini anımsatmış, Afrika’ya “birleş!” çağrısında bulunmuş, dünyaya zihinsel kölelikten, ırkçılıktan, sevgiden, birlikten, köklerden, Jah’dan, Marcus Garvey’den, Rastafarianizm'den söz etmişti. Üstelik bunu yaparken madun kimliğinin ardına saklanmamış, ağlayıp sızlanmamıştı. Bunu, madunların genellikle dil dışı tek yöntem olarak yöneldikleri şiddete başvurarak da yapmamıştı. Gençliğinde, Kingston sokaklarında ahkam kesen, silahlı “Rude Boy”lara özenmemiş değildi, ancak bir süre sonra, beyaz ve ortalıklarda olmayan bir baba ile siyah bir anneden olma “melez” Robert Nesta, bunun fena halde yüzüne vurulduğu bir ortamda Jamaika’nın bazı diğer madunları gibi başka bir dil dışı yönteme başvurmayı denedi: müzik. Bunu yaparken “efendinin dili”ni kullanıyordu elbet, ama Jamaika’da hiçbir zaman Hindistan’da olduğu gibi “efendinin dilini ondan daha iyi konuşmak” gibi bir tavır olmamıştır. Aksine, Jamaika’nın, özellikle de Rasta’ların efendi dilinin bozulmasından/karıştırılmasından/oynanmasından ortaya çıkmış başka bir dili vardır. Jamaika müziği reggae’yi bu kadar özgün kılanın bu dil olduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır. Şarkı sözleri, efendinin kelimeleri kullanılıyor olabilir, ancak bu kelimeler oynanmış, ters çevrilmiş ve bozulmuş kelimelerdir. Örneğin Jamaika’da “bad”“good” anlamına gelir. Dilin dönüşümü Rastafarianizm kültüründen oldukça etkilenmiştir.
Rastalar, “sen”i, “biz”i ve “onlar”ı dillerinden elerler, bunun yerine “ben”i kullanırlar: “I and I”. “I and I”, sonsuz döngüde “Most I” (high) ile olan birliği vurgular. Dillerinde böyle bir egemenlik alanı yaratan Jamaikalılar, ska’dan evrilen ve büyük oranda Rastafarianizm dini/öğretisi/akımını taşıyan reggae’nin bas ve ritim ağırlıklı, ağır-aksak ama neşeli müziğine taşınan sözler de yeni Babil olan Batı’daki efendinin ağzına almakta zorlandığı, duyduğunda ürktüğü sözlerdi.
Bu sözlerin kalıcı etkisini anlayabilmek için, sözlerin ardındaki bazı tarihsel gerçekleri ve inanışları, yani reggae’nin temellerini oluşturan kolonizasyon sürecine ve Rastafarian kültürüne bakmalıyız.

Ada’da Kolonizasyonun Kısa Tarihi

Beyaz adam, Jamaika’ya ilk kez 1494 yılının 5 Mayıs’ında ayak basar. Yeni Dünya’dan gelen Christopher Colombus, Ada’nın güzelliği karşısında hayrete düşer “Karayiplerin mücevheri” hakkında şöyle söyler: “… gece göğüyle gölgelenmiş, dik ve koyu yeşil Xamayca beliriyordu. Gözlerin görebileceği en güzel ada: dağlar ve kara gökyüzüne dokunacakmış gibi, çok geniş, Sicilya’dan büyük ve vadiler, tarlalar ve ovalarla dolu.”[3] Ada, Colombus’un ve diğerlerinin gözünde kısa zamanda, “boş” ve her türlü kullanıma açık, vaatlerle dolu başka bir alan haline gelir. İspanyol istilası esnasında, Jamaika’da Arawak Kızılderilisi olarak bilinen yüzlerce yerli yaşamaktadır. İspanyollar adanın dört bir yanında altın ve değerli taş arayışına girerler; herhangi bir sonuç elde edemezler ancak yerlileri çalıştırarak bundan kâr sağlayabileceklerini fark ederler. Kısa zaman içinde, hemen hemen bütün Arawaklar, beyazların kölesi olur. Arawakların büyük bir çoğunluğu ölür, bir kısmı esaretten kurtulmak adına intihar eder. [4]17. yüzyılın ortalarında, adada artık safkan Arawak kalmamıştır. İspanyol’lar yıllar boyunca adaya Afrika’dan köleler getirir, ancak Jamaika’ya Afrika’dan esas köle getirimi, İngiliz yönetimi ile başlar. Bir çok Avrupa ülkesi bütün Batı Hint Adalarını elinde tutan İspanyollara karşı savaşır, saldırılar amacına ulaşır ve İspanyol gücü zayıflar, nihayetinde ada, İngilizlerin eline geçer. Bunda ana rolü Oliver Cromwell oynar. Jamaika’nın bir hedef olması esasında adanın verimli ya da köle açısından büyük bir kaynak olması değil, Yeni Dünya’nın kontrolünden İspanyolları atma arzusuydu. 1655 yılında, İngilizler adayı ele geçirdikten sonra, birçok İspanyol, kölelerini Jamaika’da bırakıp komşu ada, Küba’ya kaçar. Bu esnada, İspanyol-İngiliz çatışmaları olurken, bir takım eski köleler, yani Maroon’lar dağa kaçarak sığınırlar. Maroon’lardan daha sonra Rastafarianizm inancının yayıcılarından, Marcus Garvey çıkacaktır.[5]
İngilizlerin Jamaika’da başladıkları kolonizasyon, Afrikalıların yüzlerce yıl boyunca yaşayacakları kölelik ve baskıların ilk adımıdır. Adada defalarca altın ve değerli taş aranmasına rağmen bulunamamış, zaten bu esnada yeni efendiler esas paranın tarımda olduğunu fark etmişlerdir. Şeker kamışı tarlaları adanın dört bir yanını sarmaktadır; bunlar toplanır ve ihraç edilirse bundan çok büyük kârlar elde edilebilecektir. Jamaika’da bulunanların yetişemeyeceği bir iş gücü gerektiren bu şeker kamışı yetiştiriciliği ve toplayıcılığı için Afrika’dan yüzlerce kadın ve adam getirilir. Şeker endüstrisi kısa zamanda çok yaygınlaşır. Yaklaşık bir yüzyıl sonra, 1938’de önce Westmoreland’de Tate ve Lyle şeker fabrikasında çıkan isyanı Spanish Town ve Kingston’daki isyanlar izler. 1938 isyanı, Jamaika İşçi Partisi (JLP) ve Halkların Ulusal Partisi (PLP) kurucuları Norman W. Manley ve Alexander Bustamante’nin seslerinin duyulmasını sağlar.
***
300 yıldan uzun bir süre sonra, 5 Ağustos 1962’de Prenses Margaret adadaki İngiliz iktidarını sonlandırır.
“Kırmızı, Yeşil ve Sarı”
Jamaika’da Rastafarianizm’in başlangıcı 1930’lu yıllara dayanır. Rastafarianizm[6], Maroon isyancılarından doğan, “Negritute” vaizi Marcus Garvey sayesinde Jamaika dışına ulaşabilmiştir. Rastafarianlık, o zamanki Etiyopya Kralı Halie Selassie’nin Yaşayan Tanrı olarak benimsendiği, Yahudilikle Hıristiyanlık karışımı bir düşünce sistemi/din/hareket, kolonyalizmle beraber diaspora uygulanan Afrika yerlilerinin, Amerika’dan köle olarak götürüldükleri Amerika’dan, Jamaika’dan, Küba ve diğer yerlerden tekrardan köklerine, Afrika yani Zion’a dönerek siyahların birleşmesini ve Afrika’ya sahip çıkmasını talep etmektedir. Rastafarianlar, batı toplumunu, dünyanın ezilmiş halklarının çektiği acılar üzerine kurulu cani ve kokuşmuş modern Babil Krallığı olarak görüyor ve onun düşmesi gerektiğine inanıyorlardı. Tarihçiler hemfikir olmasa da, Marcus Garvey’nin “Bir siyah kralın taç giyeceği Afrika’ya bakın. O kurtarıcıdır!” kehanetinde bulunduğu kabul edilir. Rastafarian inancına göre, siyah kral taç giydiğinde, siyahlar Afrika’ya yani Zion’a dönecek, çürümüş değerleriyle yeni Babil krallığı olan Batı çökecek ve her şey Afrika’ya geri dönecektir.
Yıllar sonra, 1930’da Etiyopya’da Ras Tafari Makonnen – Prens Tafari Makonnen yani Haile Selassie hükümdar ve Negus –Kralların kralı - olarak iktidara gelir. Marcus Garvey’nin kehaneti, Jamaika’da evlerin, duvarların ve ağaçların sarı, yeşil, kırmızı Etiyopya bayrağı renklerine, Haile Selassie tasvirlerine bürünür. Haile Selassie, peygamber ve tanrının yeryüzüne inmiş halidir; ‘Jah’ yani tanrıdır. Rastafarianlar, tıpkı Haile Silassie gibi saçlarını hiç kesmezler ve onları “dreadlock”lar halinde uzatırlar. “Dreadlock” iki anlamda anlaşılabilir; “Babil sistemine korku verici örgüler” ve ya “acı örgüsü”: denilir ki, bu ağır örgüler, gündelik hayatı boyunca Rasta’nın sırtına çarpar ve ona hayatta olduğunu anımsatır, Rastafarianizm, kişinin aydınlanma yolu olarak algılandığından onun bu yolda çektiği acıları temsil eder. Dreadlocklar ayrıca Musa’nın aslanını da simgeler.
Rasta’lar, saçlarını ve tırnaklarını uzatır, doğayla iç içe yaşar, başta domuz eti olmak üzere et ve kabuklu deniz hayvanlarını tüketmez, alkol kullanmaz, kahve içmez, diyetlerine “ital” (vital) denir, organik beslenirler, Babil’in siyah ırkın önüne geçmek için başvurduğu bir yol olduğuna inandıklarından doğum kontrolüne karşıdırlar, kürtaj ve bir beden parçasının kesilmesi inanışlarına göre yasaktır - Bob Marley’nin erken yaşta ölmesine sebebiyet veren de, kansere dönen ayak parmağının kesilmesinin inanışına aykırı olmasıydı – Günlük meditasyon yapan rastalar, bu meditasyonları esnasında onları Jah’a yaklaştırdıklarını ve gözlerinin önündeki perdeyi kaldırdığını düşündükleri cannabis sativa’yı, Ganja’yı yani “Jah’ın kolu”nu genellikle gruplar halinde chillumla içerler. Ganja, kutsal bir bitkidir, bu kutsallıktan, yerden çıkan bütün otları kullanmalarını söyleyen İncil’de de bahsedilir. Babil, cannabis’i yasak eder, çünkü Babil sistemi, insanın gerçeği görmesini engellemek istemektedir. Renkleri Etiyopya bayrağından gelen ve daha bir çok bayrakta da rastladığımız kırmızı, yeşil ve sarı renklerinin simgesinin ise sırasıyla çekilen acılar, Jamaika’nın sömürgecileri çeken bereketli toprakları ve sömürgecileri simgelediği söylenir.
Rasta’lar, 60’ların başlarına kadar toplum tarafından dışlanmışlardır. Hiçbir işte çalışmalarına izin verilmez; dolayısıyla komünler halinde dağlarda yaşar, toplum içine fazla çıkmazlar. Bu aşağılanma ve hor görme, birkaç yıl içinde Haile Sellassie’nin Jamaika’yı ziyareti, Manley’nin Rasta’lara bir şans vermesi, sosyalizmden ve Amerika’dan bağımsız bir Jamaika’dan söz etmesi, Bob Marley’nin Manley’nin yanında olması oy kullanmaya karşı Rasta’ları saklandıkları yerlerden çıkarır ve bundan sonra Rasta’lar istedikleri işlerde çalışabilmektedirler.
“Kökler”
Jamaika’yı sömürgeleştiren İngiliz hükümetine ait toprakların amir müfettişi olarak görev yapan yüzbaşı Norval Sinclair Marley ile adanın yerlisi Cedella ‘Ciddy’ Malcom’un 06 şubat 1945’de Robert Nesta Marley[7] ismini koydukları çocukları olur. Doğan çocuğun yani nam-ı diğer Bob Marley’nin babası çok geçmeden onları terk eder ve sonrasında pek ilişkileri olmaz. Bob Marley, 5 yaşlarındayken annesiyle birlikte Kingston’da TrenchTown denen, yoksul siyah nüfusun yaşadığı hükümet bloklarına taşınır. Bob Marley çetelerin de mekanı olan, “temiz” kalması zor olan bu gettoya taşınarak Fransa’daki banliyö yaşantısından pek de farkı olmayan hayata giriş yapmış olur. Orada Bunny Livingston’la tanışır. İlk kayıtlarını Peter Tosh ve Bunny ‘Wailer’ Livingstone ile başlangıçta Wailing Wailers, daha sonra sadece Wailers adını taşıyan gruplarıyla burada yapar. Grubun ismi de pek manidardır: Gettodan gelen çığlık. Acı çeken ve tanıklık eden birinin feryadı...
Grup, 1963’te Jamaika’nın en önemli plak şirketlerinden biri olan Studio One’dan “Simmer Down” adlı ilk albümlerini çıkartmışlar, daha sonra kendi plak şirketleri olan Wail’n’Soul’u kurmaya karar vermiştir. Ancak bunun için para gerekmektedir ve Bob Marley, evlendikten hemen sonra Amerika’ya gitmiş, burada bir araba fabrikasında gece bekçisi olarak çalışmıştır. İşte, ne olduysa, Bob Marley Ada’dan çıkıp Beton Orman’a geldiğinde olmuştur. Marley, Beton Orman’ın kanunlarını, kapitalist sistemi ve bu sistemin yarattığı şeytaniliği fark etmiş, yeni Babil Krallığı’nın çürümüşlüğüne yakından tanık olmuştur. 1966’da Etiyopya Kralı Haile Selassie Jamaika’yı ziyaret etmiş, Rasta fikirleri şekillendiren Rita Marley, bu ziyaretten sonra saçlarını uzatmaya başlamış ve Rastafarian olmuş, hemen ardından Amerika’dan dönen Bob Marley de Rastafarian olmuş ve hayatının geri kalan kısmını bu öğretiye adamıştır.
Rastafarianizm, özellikle Batı dünyasının politik ve ekonomik sistemlerini günümüz Babil’i olarak görmesi dolayısıyla içerdiği sosyal eleştiri sayesinde, Bob Marley, postkolonyal durumun sözcüsü haline gelmiştir.
“Roots, Rock, Reggae”
1960’ların ortalarına kadar, Jamaika’nın ilk “icat ettiği” müzik olan ska, buraya göçen Jamaikalılar ile İngiltere ve Amerika’ya sıçramış, ve yükselişe geçmişti. Ska yurtdışında yükselirken, Ada’da başka bir şeyler olur; ska fazla hızlı gelmeye başlar ve bundan Rock Steady doğar. Aşağı sınıfın sahip olduğu tek şeyleri olan“soundsystem” yani basitçe sokak diskolarında bir süre dolanan Rock Steady parçaları, Rastafarian kültürüyle birleşmeye yönelir. Davullar Afrika’ya döner, baslar ağırlaşır. Reggae, insanlara cesaret vermektedir. Ülkedeki tek özgür pazar müzik endüstrisidir. 1972 yılında, Perry Henzel’in yönettiği reggae şarkıcısı Jimmy Cliff’in oynadığı, bugün postkolonyal sinemanın anahtar örneklerinden biri olan “The Harder They Come”[8]ın çıkışı, gerek Jamaika’da gerekse Ada dışında yankı uyandırır., Bir dönemin Türk sinemasından eksik olmayan Ferdi Tayfur’u gibi, köyden kente, bu sefer İstanbul’a değil de Kingston’a göç eden beş parasız ve eğitimsiz Ivan’ın müziğiyle bir yerlere gelme isteği üzerine kurulu bu film, sorduğu “fakir adam ilerleyebilir mi?” sorusuyla özellikle Jamaikalıların ve hippie’lerin ilgisini çekti. Hippiler kendilerini reggae ile özdeşleştirdiler. İşte tam bu noktada, Bob Marley & The Wailers, Jamaika dışında albüm kaydeden ilk grup olur. İlk uluslar arası albümleri 1973 çıkışlı Catch a Fire ile hemen ertesi yıl çıkan Burnin’, dünya çapında dikkatleri çeker. Bob Marley, bu zamana kadar aşağılanan Rasta’nın ilgi çekmesini sağlar; hippiler Rastafarianizm’den etkilenirler; “ve o zamandan beri hippilerin hepsi, Halie Selassie, Rastafari adıyla, şimdi dreadlock’lılar.”[9] Rock dinleyicisi bu Ganja içen, Rasta’dan bahseden asi “Wailers”ına döner, Eric Clapton’un “I Shot The Sheriff”i cover’lamasıyla, Bob Marley bir daha asla geri bakmayacaktır.
Bob Marley asla beyazlardan nefret etmemiştir. Onun tepkisi bir halkın başka bir halkın üzerinde, haksız bir iktidar kurmasıdır. Jamaika’da 1962’den beri adadaki siyah nüfus hiç bir zaman iktidar olamamıştır. Önde gelen Ulusal Halk Partisi ve Jamaika İşçi Partisi çoğunlukla beyazlardan oluşmaktadır. UHP’nin başında sosyalist Michael Manley, muhafazakar İşçi Partisi’nin başında ise Boston doğumlu Edward Seaga bulunmaktadır. Seaga’nın bölgedeki politik olaylarda parmağı olan ABD tarafından desteklendiği yaygın olan bir kanıdır. 1976 yılında Bob Marley, sadece müzik dinleyenler arasında değil, insan hakları için kampanya düzenleyenler ve Afrika’daki özgürlük savaşçıları arasında da üne sahip olmuş ve hal böyle olunca her iki taraf için de baş edilmesi gereken bir güç odağı durumuna gelmişti. Seçimler yaklaşırken Bob Marley, Michael Manley ile arkadaşça ilişkisi olmasına rağmen taraf tutmadığını açıklar. Aslına bakılırsa ona göre politikacılar şeytandan farksızdır. Seçimler yaklaştıkça ortam iyice gerilmiş, Jamaika insanların evden çıkarken bile tedirgin olduğu bir adaya dönüşmüştür. UHP’nin bazı üyeleri Bob Marley’den 5 Aralık’ta “Smile Jamaica” organizasyonunda ücretsiz bir açık hava konseri vererek şehrin kontrol altında kalmasına yardımcı olmasını isterler ve Bob Marley bunu kabul eder. Ancak kimi kaynaklara göre konser tarihi yaklaştıkça CIA dahil çeşitli çevrelerden tehditler almaya başlar. Bir grup insan Bob Marley’i korumak için gönüllü olarak evininin önünde durur, ama 3 Aralık akşamı hepsi ortadan kaybolur. Akşam 8:30 civarında, arkadaşlarıyla, evinde prova arasındayken iki tane araba evin önünde durur ve eve ateş açılır. 83 tane kurşun sıkılır. Rita Marley başından, menajeri beş yerinden vurulur. Bob Marley’in göğsünü sıyıran kurşun kolunu yaralar. Olayda kimse ölmez.
İki gece sonra Bob Marley korkuya boyun eğmeden, kendisine saldıranlara inat, “Smile Jamica” gösterisinde sahneye çıkar. Konserin sonunda gömleğini çıkarıp yaralarını gösterir ve alaycı bir ifadeyle eli tabancalı bir adammış gibi poz verir, başını geri atar, güler ve sahneden iner. İner inmesine ama kalbi kırık olan Bob Marley gösteriden sonra adadan ayrılır. Bu ayrılıktan sonra Beton Orman’a, Amerika ve İngiltere’ye giden Bob Marley, İngiltere’de başta “The Clash” olmak üzere bir çok punk grubuyla tanışır. Ve tabi bu tanışıklıklar müziğine de etki eder. Punky Reggae Party... 1978 yılının başlarında ise Kingston’da tekrar çatışma çıkmasını önlemek amacıyla adaya geri döner. One Love barış konserinde Michael Manley ile Edward Seaga’yı aynı sahneye çıkartır. Hatta birlikte yaşayabildiklerini göstermek için ikisini el ele tutuşturmayı başarır.
1981 yılında kanserden ölene dek müzik yapmayı sürdüren Bob Marley, elbette reggae’nin yaratıcısı değildir, ancak dünyayı bu eleştiren, isyana çağıran ve bir yandan umut veren bu müzikle dünyaya tanıtan odur.
Bugün, dünyanın dört bir yanında reggae ve “karaoke reggae” olarak tanımlayabileceğimiz dub, aynı şekilde reggae’den doğan hip hop dinlenmeye ve üretilmeye devam ediliyor. Bunların üretici ve dinleyici kitlesine baktığımızda ise genellikle “madun”ları görüyoruz. Günümüzde son derece politik bir tavır sergileyen, dub’ın en güzel örneklerini veren ülke Fransa. Pikapların ve mikrofonların ardında ise, genellikle banliyölerde, eğitim, sağlık gibi temel insanlık hizmetlerinden yararlanamayan, işsiz göçmenler var.
Türkiye’de ise, reggae ve dub kalesi olan İstanbul’dan çıkıp Eskişehir, Ankara ve Antalya’ya yayılmakta. Reggae grupları, dub icra eden DJ’ler, konserler, festival ve partilere rağbet eden büyük bir kitle var.
Bu kitleyi oluşturanlar ise çok çeşitli: göçmen siyahiler, üniversiteli gençler, işsizler, gözlerini kısıp “kadın yok/ağlamak yok” diyenler, ne çaldığını bilenlerle bilmeyenler, reggae’nin kıvrak ritimlerinden fayda sağlamaya çalışanlar ya da çalışmayanlar, “Jah! Rastafari” diye bağıran Müslümanlar, Hıristiyanlar, ateistler, ot arayanlarla satanlar, aşk arayanlarla satanlar ve sadece arkadaşıyla gelenler.
Her ne kadar bazen klişe bir imaja bürünse ve bir pazara dönüşse de, reggae’nin pozitif titreşimleri, bazen banliyöde, bazen gettoda, bazen de şehrin tam göbeğinde, acı ve baskıya karşı isyan nerede gerekiyorsa orada, özgürlük, barış ve eşitlik için mücadeleye devam ediyor; insanları, hakları için ayağa kalkmaya çağırıyor.
“Kurtarın kendinizi zihinsel kölelikten
Kendimizden başka kimse özgür kılmaz aklımızı
Korkmayın atom enerjisinden falan
Çünkü durduramaz hiçbiri zamanı
Ne denli sürecek peygamberlerimizi öldürmeleri
Biz bir yandan durup izlerken?
Bazıları diyor ki
Bu yalnızca bir parçası
Tamamlamamız gerekiyor kitabı”[10]


[1] Bob Marley tarafından tanınan bu şarkının sözleri,Etiyopya Kralı Halie Selassie I’ın Birleşmiş Milletler’in 1963 yılındaki genel toplantısında yaptığı konuşmadan alınmıştır.
[3] Floyd, Berry, Jamaica- an Island Microcosm. New York: Saint Peters Pres, 1979, s.25
[4] a.g.e. s.31
[6] Barrett, E. Leonard. The Rastafarians. Boston: Beacon Pres, 1997
www. en.wikipedia.org/wiki/Rastafari_movement
Rita Marley, Bob Marley ile Hayatım, Çitlembik yay. 2005
[8] http://www.imdb.com/title/tt0070155/
[9] Peter Tosh’un bu cümlesi, BBC’nin “History of Jamaican Music” belgeselinden alınmıştır.
[10] Bob Marley – Redemption Song, Uprising, 1979