20071008
tuzlanırsın. ayakta duramayacağını anladığındaysa kendini öylesine düşmeye bırakırsın. ne de olsa kayasındır ve canın yanmaz. ardından gece çöker. ama ağırdan alır çöküşü. her anını görür, izlersin. sanki daha önce tanık olmamışçasına açılır gözlerin. önündeki sarı-sıcağa bakarak bir sonraki muhabbetini sararsın. dik durmak bir süre sonra anlamsızlaşır. yer çekimine saygın bir kat daha artar. saçların etrafına uzanır. de'yle bazen bakışlarınız karşılaşır, gülersiniz. gece çöktükçe siyahlaşır. üzerine yıldızlar saçılır. birden bütün yüzün göz oluverir. kocaman bir göz oluvermişsindir. ardından nefesleriniz ağırlaşır ve dalgalar hiç susmaz.
20070723
20070722
20070702
uzay kraliçesi
Ev çığrından çıktı. Halılar dönüyor. Çakmak almak üzere balkona çıktığımda gördüm ayı. Dolunaya yüz tutmuştu. Sabit durmuyordu. Saat beşe geliyor. Kime göre neye göre bilinmez. Ama kafam yine fena ağrıyor. Gün boyunca duyduğu tüm seslerden aşınmış zavallı kulaklarım ve tüm bu sesleri neden nasıl bilinmez içine hapseden bayan beyin. Uyumadan başlayacak yeniden fısıldamaya kulaklarıma: “geçenlerde gördüm,” “çok acayip şeyler oluyor olm!”, “ben ona demiştim”, “ne yani?, “siktir lan”, “salıya kadar vaktim var.”, “ne?”. Biliyorum. Eminim. Yıllardır olan bu. Kaçışı var ama imkansız mı ne şu sıralar. Ev çığrından çıktı. Lavaboda bir denizkızı yüzüyor. Ben çığrımdan çıktım. Yüzüm çiçek bahçesi. Vantilatörün üzerine asılı Easy Star havlusu: sarı – kırmızı – yeşil. İşte galaksiler arası otostobumda bana en çok gereken eşya. Havlum. Ev çığrından çıktı. Mutfakta tabaklar gülüyor. Günler çok hızlı geçiyor. Üzerimde tanımadığım yanık izleri. İsyanlarda buluyorum kendimi bazen. Hayır’ları ardı ardına sıralarken. Öyle değil böyle derken. Deli miyim neyim kime ne anlatırken. Ev çığrından çıktı. Pencereler şarkı söylüyor. Mutluyum mutluyum mutluyum. Sokaklarda oynamaktan üstüm başım kirlendi. Kafamı gözümü yardım. Mutluyum mutluyum mutluyum. Canım rasta. Rastlantılar tanrısı. Yorgunsun oynamaktan. Yine de durmuyorsun. Ev çığrından çıktı. Bardakların hepsi kayıp. Bu kentte deniz var. Kahkaha atmaktan karnımda ağrılar: boşuna değil, hiçbiri.
20070627
20070531
önceleri kendinden bile ürkerken yavaş yavaş alışıyor: işte bunlar ayaklar, bunlar eller ve bu burun. kulaklar kendinden memnun. hele hava sıcaksa, açık pencerelerden sokağa yayılan sesleri tanımlamakla çok meşgul. boş bir sokağa yayılan en güzel sesin arayışında: şerefe kalkan bardaklar mı, kahkahalar mı, konuşmalar mı, yoksa piyano mu gitar mı? birini duyunca adımlar yavaşlıyor, nefes tutuluyor bir süre - ama durmak olmaz, adımlara bağlı düşünce çarkları dönmezse?
kendini artık farkeden, hatırlayıp selamlaşan ayaklar, eller ve burun, gözler ve tellerce saç geliyor eve. camı açıp boş sokağa en çok yakışacak sesi yaymak üzere.
20070509
20070425

we don't need no more trouble
what we need is love to guide and protect us on.
if you hope good down from above,
help the weak if you are strong now.
we don't need no trouble;
what we need is love. oh, no!
we don't need - we don't need - no more trouble!
lord knows, we don't need no trouble!
we don't need trouble
no more trouble - no more trouble!
seek happiness! come on, you all and speak of love.
we don't need no trouble;
what we need is love, now.
oh, we don't need no more trouble!
we don't need, no - we don't need no trouble!
we don't need - no, brothers and sisters
we don't need no trouble; we don't need no trouble!
we don't need no trouble!
what we need is love!
20070421
20070411
20070407
20070404
ömrümün birçoğunu birlikte geçirdiğim adam budur.buluşmalarımız neredeyse hiç aksamaz. genelde geceleri görüşürüz, ama gün içinde de sık sık uğradığı olur. onu reddetmek imkansızdır. şimdiye kadar hiç kimse bana onun kadar çekici gelmemiştir. onun üzerine de kimsenin geleceğini sanmam - aslında bir bakıma istemem de.
ne zaman geleceğini önceden haber vermez. karanlık çöktükten sonra gözlerim yollarına bakar olur, ama nereden geleceği de belli olmaz. yine de içten içe beklerim ben onu. bir süre bende takıldıktan sonra, herşeyin mümkün olduğu uçsuz bucaksız krallığına gideriz. benim mantık sınırlarım o zaman çöküverir. krallığın dört yanını gezer, birileriyle karşılaşır, bazen başımı belaya sokar, bazen çok eğlenir, bazen de korkarım. bir süre sonra içime bir güven gelir yerleşir: korkularım yersizdir, hayatta en güvendiğim adamın krallığında tehlikeli ne olabilir ki!
ayrılma zamanı geldiğinde kralım, morpheus'um, kumadam'ım, rüya'm beni yeniden eve getirir. geri dönüş yolunu da tıpkı gidiş yolu gibi anımsamam.
bildiğim şey, ona hiçkimseye bağlı olmadığım kadar bağlı olduğum; hiçkimseyi beklemediğim kadar beklediğimdir.
20070331
mesela insan mı müzik mi deseler kesinlikle tercih edeceğim şey müzik olacaktır. müzik, insanlar gibi dinleyenini yormaz, yoracak gibi olursa, dinleyici bir diğer parçaya geçme hakkına sahiptir. yani müzik dinlemek pasif bir eylem gibi gözükse de aslında dinleyici müzik üzerinde egemendir.
müzik "kalk gidiyoruz" dediğimde benimle gelir; istemediğim bir yerde istemediğim birileriysem içimde çalabilir; beni yerlerde sürükleyip oramı buramı kanatabildiği gibi göklere fırlatabilir; müzik kendi anılarını oluşturma konusunda da son derece yeteneklidir. bu sayede müzik günlük gibi de kullanılabilir: şu parçaya burası, bu parçaya bu adam, bu parçaya şu yaz.
işin tuhaf yanlarından biri, kendilerine tercih ettiğim müzik, bir insan icadı-ya da taklididir. beni yorup kendime kapatan insan evladının bunca mükemmel ve yokluğuna katlanamadığım bir şeyi üretmiş-üretiyor oluşu da ayrı bir şaşkınlık konusudur. bu bağlamda, müzik yapan insanların iyi insanlar olduğunu düşünebiliriz belki, ama istisnalar da çıkacaktır, ve o kadar sallantılı ki herşey bu sıralar, istisnalar artık kaideyi bozacaktır.
o zaman yine ve yine: müzik bildiğim tek dildir.
o zaman yine ve yine: uç uç zaman!
20070329
who the cap fit

ya don't know who to trust.
your worst enemy could be your best friend,
and your best friend your worse enemy.
some will eat and drink with you,
then behind them su-su 'pon you.
only your friend know your secrets,
so only he could reveal it.
and who the cap fit, let them wear it!
who the cap fit, let them wear it!
said i throw me corn, me no call no fowl;
i saying, "cook-cook-cook, cluk-cluk-cluk."
some will hate you, pretend they love you now,
then behind they try to eliminate you.
but who jah bless, no one curse;
thank god, we're past the worse.
hypocrites and parasites
will come up and take a bite.
and if your night should turn to day,
a lot of people would run away.
and who the stock fit let them wear it!
who the (cap fit) let them (wear it)!
and then a-gonna throw me corn,
and then a-gonna call no fowl,
and then a-gonna "cook-cook-cook, cluk-cluk-cluk."
some will eat and drink with you,
then behind them su-su 'pon you, yeah!
and if night should turn to day, now,
a lot of people would run away, yeah!
and who the cap fit, let them wear it!
who the cap fit, let them wear it!
20070316
mart
günlerdir aklımda bu cümleler. porsuk'un boz sularına bakarken aklımda, karşıdan karşıya geçerken aklımda, marketin meyve reyonunda henüz incirler, üzümler görmezken aklımda, aldığım elmaları tartarken aklımda, sokak lambasının ışığında dans eden simli karıncaları izlerken aklımda, kendime bi kahve yaparken aklımda, gözümü açar açmaz aklımda, kaparken olduğu kadar aklımda. oysa ki aklım, zavallım, ne kadar karışık, ne kadar yorgun şu sıralar. gözlerime yeni sayfalar baktırıyorum, sağ elimde cümlelerin altını çizmeye hazır bir kurşun kalem, biri bitince bir yenisi başlıyor, türlü tilkiler geziyor içerde de kuyrukları birbirine değmiyor. yine de bu cümleler aklımda. karmaşadan sağ kurtulmuş; benimle her yere geliyor, her an içerde yankılanıyor, o yaklaşmanın uzaklaştırıcılığını daha da acı, daha da keskin duymayacak mıyım yüreğimde? e, peki neden bile bile, yine de?
(*)bilge karasu, uzun sürmüş bir günün akşamı, metis.
20070314
mesela çalışmaya, okumaya, bulaşık yıkamaya, dışarı çıkmak üzere hazırlanmaya, banyo yapmaya, yemek yemeğe...
aslında temel sorun, belki de herhangi bir aktivitede bulunamayacak kadar tembel olmamızdan değil, sadece nasıl başlayacağımızı bilmememizden kaynaklanıyordur. bu yüzden işler, bulaşıklar, çöpler, gazeteler, faturalar, postalar ve birikecek her türden şey birikiyor; sonra aniden yoğun bir temizlenme çabasına giriliyor, sonra da yoruluyor insan. başlamaya hali kalmıyor. kalsa da zaten bilmiyor ki: nasıl başlanır?
20070228
peri geri gel.
sağlarından sollarına dönüyor bazıları. bense uyku dünyasından nasibimi aldım. masalımı dinledim, elmamı yedim. şimdiyse izliyorum, çatıları kırmızı, sarı sıcak ışıkları pencerelerinden sokağa yayılan evlerin odalarını, uyuduklarını. benim zamanım gelip de peri beni yeniden elmaların yanına götürene dek burda, nöbette ve onların başında arka odalarda, çatılarda, elektrik direklerinin tepelerinde, pencere pervazlarında, bahçe kapısında, nehrin kenarında -ve hatta istersem üzerinde- dolaşıyor, şehirde cambazlık yapıyor olacağım. zamanım gelip de gözkapaklarım esneyene dek.
20070223
cem akaş'ı sevme nedeni vol.1
1. bir ilişki ilişmekle yetinmemelidir. kıyıya, köşeye, ucuna veya kenarına oturmakla, oturuyormuş gibi yapmakla gemi yürütülmez. üzerine oturulacak şey süngü bile olsa, tam anlamıyla oturmak şarttır.
2. islak olmayan bir ilişki düşünülemez.
3. aslında ilişki diye bir şey yoktur; her şey palavradır. iki insan ancak birbirlerine ilişmedikleri sürece birbirlerini yaşatabilir. birlikte değişim bir ortaçağ yalanıdır.
4. olmuyorsa olmuyor kuralı: kelek kavuna şeker serpmek kadar anlamsız bir hareket daha bulunabilir, ama bu zor olacaktır.
5. herkesin kavun yerine ayva yemeye hakkı vardır.
6. duvar çentiklerinin gölgesinin derin olacağı unutulmamalıdır.
7. söylenmeyen söz ağırlaşır.
8. herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.
9. bir ilişkide gerçek diye bir şey yoktur. dolayısıyla kaç kilo ettiği bilinemez.
10. avukatlar ve polisler, sevgiyi mülkiyet kanunlarının hükmüne sokmakta başarısızlığa uğramaya mahkumdur.
11. bedenlerin birbirine alışması söz konusudur. bu, beyinler için de geçerlidir. bu konuyla küçük mavi cinler ilgilenecektir.
12. acı çektirme sanatı gün geçtikçe ilerlemektedir.her ilişkinin amacı, bu sanatı kusursuzluğa ulaştırmak için çabalamaktır.
13. her insanın duvarları vardır. her duvarın gedikleri vardır. ilişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. orantı sabiti 1.7’dir.
14. duvarlara işemeyiniz.
15. her insanın paspas olmaktan sıkılmaya hakkı vardır.
16. beklemek erdem değil, çaresizliktir.
17. insan temelde yalnızdır. üst katlar için kesin bir şey söylenemez.
18. yalnızlık paylaşılmaz. paylaşılırsa raconu kalmaz.
19. erken kalkanın kahvaltıyı hazırlaması, uzun vadede bir ütopyadan ibarettir.
20. in the long run we are all alive.
21. insan tek başına da sıkılabiliyorsa bu becerisini geliştirmelidir.
22. aslıda ilişki diye bir şey vardır. her şeyin palavra olması hiçbir şeyi değiştirmez. aşk her ilişkide bir olasılıktır. yaşam da her ilişkide bir olasılıktır. dolayısıyla aşkın ne olduğu bilinmemekle birlikte yaşam aşktır. bu madde, 3. maddeyle çelişmez.
23. diğerinin bokunu temizlemek, aşkın varlığını kanıtlamaz. diğerinin aşkını temizlemek, bokun varlığını kanıtlar.
24. metal yorgunluğu, uzun süre sıkılı kalan bir vidanın ya da bükülü duran bir levhanın yorulup kırılması gibi bir şeydir. aynı paralelde ilişki yorgunluğundan söz edilebilir.
25. ilişki, il-iş-ki değildir. fazla mesai ücrete tabi değildir. görev bilincinizi götünüze sokunuz.
26. ilişkilerde eşzamanlılık olanaksızdır. herkesin zamanı kendine göre işler. ortada tek bir dağın olması, değişik açılardan bakıldığında değişik şeyleri görüldüğü gerçeğini değiştirmez.
27. rüyalar, anılar kadar önemlidir. tabiri caizdir.
28. herkes kendi efsanesini kurmak ve yaşatmakla yükümlüdür. ancak bireysel efsaneler var olduğunda ortak bir efsane oluşturulabilir.
29. dil, iletişim kurmak için başvurulacak son amaçlardan biri olmalıdır. bir çelişki gibi görünse de konuşmak şarttır. bu, koklaşmanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.
30. yolların uzun ve ince olması, üzerlerinde gündüz-gece gidilmesini gerektirmez.
31. her son’un nasıl olacağı en başından bellidir.
32. eğer bir ilişkinin bitmesi mümkünse bitecektir.
33. bunun birinci manifesto olması, ikinci bir manifestonun olmayacağı anlamına gelmez.
eserin başına git
bir ilişki nasıl olmalıdır birinci manifesto, cem akaş, 7, altikirkbeş yayınları, aralık 1992 1.baskı
20070220
karşı cam
buyrun:
Adam içindeki o dayanılmaz sıkıntıyı atmıştı; sabah öksürükleri, ellerini fazlalık gibi hissetmesi hemen hemen geçmişti. Ama, bu gece dayanamıyordu işte. Aslında, sigara içmenin saçma birşey olduğuna inanmaya başlamıştı, kokusunun çok ağır olduğuna, üzerine ne biçim sindiğine sigarayı bırakınca ikna olmuştu. O sabah öksürüklerinden sonra da, sağlığına olan berbat etkisini kendi gözleriyle görmüştü. Ama diyordu bir tarafı... Ama ama ama ama ama...
Sabah işe giderken, trafik ne kadar da sıkışıktı. Yaşadığı bu küçük şehirde şimdiye kadar görmediği kadar sıkışık. Sanki şehrin tüm arabaları aynı cadde üzerinde gitmeye karar vermişti. Bu şehirde bu denli çok araç olduğunu tahmin etmezdi. Sabahları arabayla duraktan onu almaya gelen arkadaşları da büyük olasılıkla trafiğe takılmışlardı -saçları siyah, kısa, üzerinde gri paltosu, omuzları geniş, ehliyeti yok, bir tane edinmeyi bazen düşünüyor, korkuyor mu, istemiyor mu, aslında hâli yok; evet evet, hâli yok, hâlsizliğin vücut bulduğu, geniş omuzlu gri paltolu bir adamcık o- Arkadaşı sonunda gelip de onu aldığında kısa bir günaydınlaşma faslından sonra hemen trafiğin ne kadar tıkalı olduğundan söz ettiler. "İstanbul sanki! Sabahın bu saatinde!" dedi. İstanbul kelimesi ağzından hafifçe tıslayarak çıkmıştı.
Yemek yerlerken bunlardan söz etmişti karısına da. Sabah trafiğin ne kadar sıkışık olduğundan, işe azıcık geç kaldığından. Ama ne hâlsizliğinden ne de İstanbul kelimesini nasıl da tıslatarak, kelimeyi gizemli bir buluta sokarak üflediğinden bahsetmedi. Yemek, ağırlıklı olarak karısının kendi gününü anlatmasıyla geçti; adam biraz dinledi, biraz dinlemedi - bu yeşil kazak ne kadar da yakışmış. yeni mi acaba? yok, ya yeni değilse, sorsam şimdi tutar beni ilgisizlikle suçlar, en iyisi yakıştığını da söylemeyeyim- Kadının ağzından çıkan sesler havada uçuşuyor, karşısında oturan kulaklara giriyor, beyin gardiyanları kapıyı açarsa adamın içinde resimlere dönüşüyor, adam sanki karısını o gün pazara çıkmışken, evde uyuyakalmışken, resim çizerken görüyordu. Bazen de hem gamlı hem de gaddar gardiyanlar mızraklarıyla kapıların önünde dikiliyor, adam sadece bazen kapının arasından sızmayı başaran resimleri bir anlığına görüyordu: tupturuncu bir portakal, tek gözü kör, kirli bir kedi, bakkal Hüseyin Efendi.
Karısı aslında adamın kendisini bazen dinleyip bazen dinlemediğini gayet iyi anlıyordu. Yine de bunu umursamıyor, başından geçen herşeyi, bir çocuk heyecanıyla tek tek sıralıyordu. Yemekte terbiyeli domates çorbası - önce tencerede biraz yağ eritti, rendelediği domatesleri ekledi - ne kötü çıktı bunlar da bembeyaz içleri, ah bahar gelse, nerde o mis kokulu kırmızı domatesler!- biraz su ve salça kattı, kaynayana dek başında bir sağ ayağı bir sol ayağına ağırlığını vererek karıştırdı, bir bardak sülte bir yumurta sarısını çırptı, çorbaya kattı.- ve önceki günden kalan tavuk yemeği vardı.
Yemekten sonra sofrayı topladılar. Adam çay suyu koydu, kadın sarı mutfak beziyle masayı sildi.Adam gazeteleri alıp televizyonun karşısına geçti. Yan gözle televizyona bakıyor, gazetenin sayfalarını rasgele çeviriyor, dikkatini çeken bir resim, bir manşet ya da takip ettiği bir köşe yazısını görünce onları okuyor; okuduğunu bazen anlıyor bazen anlamıyordu. Beyin gardiyanları bugün normalden daha sıkıydılar. Bir an okumadan sadece yazılara baktığını fark ediyor, o zaman suçu televizyondan gelen seslere atıyor, kanalı değiştiriyor, sesi biraz daha kısıyordu. Karısı terliklerini sürüyerek bir mutfağa, bir salona, bir banyoya, bir yatak odasına girip çıkıyordu. Boşalmış sürahiyi dolduruyor, biten tuvalet kağıdı yerine yenisini takıyor, koridorda gidip gelmekten kaymış halıları ayağıyla düzeltiyor, çamaşır makinasını çalıştırıyor, arada bilgisayar başına geçip birşeylere bakıyor, sonra yatak odasında yığılmış kıyafetleri katlıyor, çorapları iç içe geçiriyordu. Adam, evin içinde olup biten tüm bu toplama, düzeltme, çalıştırma işlerinden dolayı huzursuzluk, yardım etmediği için biraz suçluluk duyuyordu; ama işte... Hâli yoktu. Hem de hiç.
Yine de, bir süre sonra yerinden kalktı, mutfağa geçti. Dolaptan iki çay bardağı, iki çay tabağı aldı. İçlerine birer şeker attı; çay kaşıklarını yanlamasına tabakların üzerine koydu, çayları doldurdu, kıpkırmızı.
Salona gitti ve karısına seslendi.
Yanında oturan karısına göz ucuyla baktı. Bakışları televizyona kilitlenmişti. İzliyordu. Kaybolmuştu. Kendisi de kaybolabilseydi keşke. Ama olmuyordu. Aklından sadece tek bir şey geçiyordu: sigara içmek. Bu fikir nerden de düşmüştü aklına, geri gitmiyordu işte.
Kendini oyalamak adına gazetenin bulmacasını çözmeye başladı. Resimdeki sanatçı -Zeynep ya, kim bu kadın, biliyor musun? Aaa, kimdi bu ya, hiç harf çıkmadı mı?- İnek antilobu.Oy. Seciye. Ata, cet. Altının simgesi. Bulmacayla bir süre oyalanmayı başardı. Sonra, çantasından bir kutu sakız aldı, teker teker çiğnemeye başladı. İçindeki sıkıntı bir türlü geçmiyordu. Karısının erkenden uykusu gelsin diye neredeyse dua ediyordu. Kadın, tüm bunlardan habersiz, halinden son derece memnun televizyondaki filmi izliyordu.
Film bittikten bir süre sonra yatmaya gittiler.
Adam, yanında yatan karısının soluklarını dinleyerek yattı. Karısı, sırtını ona dönmüş, tek bacağını karnına kadar çekmişti. Siyah saçları yastığa yayılmıştı. Adam içinden saymaya başladı. Karısının nefesleri derinleştiğini, vücudunun gevşediğini duydu. Yavaş yavaş uyku denizine dalan karısı, odanın karanlığında iyice minik gözüktü. Onu seviyordu, sigara içmesini istememesini de gayet haklı buluyordu, ama dayanamıyordu işte, ama ama ama..
Bir süre sonra adam yatakta doğruldu, yavaşça kalktı. Odaya aşinaydı, gıcırdayan parke bölgelerini tehlikesizce atlattı, hemen yan taraftaki çalışma odasına girdi. Masanın çekmecesini açtı, arka taraflarda sakladığı sigara tablasını alıp salona geçti. Camı açtığında yüzüne yaşadığı küçük şehrin öğrencilerinden sonra meşhur olduğu ikinci özelliği olan soğuk sert bir tokat attı. Adam, hem bu tokatları doğduğundan beri defalarca kez yediğinden, hem de saatlerce beklediği, keyiften çok ihtiyaca dönüşen arzusunu gerçekleştireceğinden soğuğu umursamadı. Gökyüzü siyah değil, kırmızı ve pusluydu. Hava kömür kokuyordu. Adam, tabakasından bir sigara bir de çakmak çıkardı.
Pencereden azıcık sarkarak sigarayı dudaklarına götürdü ve çakmağı çaktı. Çakmak, kendisi gibi küçücük bir aletten beklenmeyecek kadar çok ses çıkardı. Sokağın öteki başından ayak sesleri geliyordu. Adam sigarasından derin bir nefes çekti. Başı dönmüştü.
Bir nefes daha çekti. Çöp kamyonu yan sokakta dinazor taklidi yapıyordu. Bir nefes daha çekti. Sokak lambalarından bitmek tükenmez bir cızırtı yükseliyordu. Dumanı yavaş yavaş üfledi. İki kedi aniden birbirine girdi. Bir nefes daha çekti. Sokaktan hızlı hızlı adımlar geçti; minicik, çıtı pıtı bir kadın bu, sokakların tenhalığından rahatsız olmuş, seke seke evine gidiyor, evine girince yüzü birden ısınıverecek, ayağına daha kalın çoraplar giyecek, dizleri çıkmış eşofmanını giyip koltuğa yığıldığında derin bir "ooh" çekecek. Bir nefes daha. İlk sigara içişlerini anımsadı, böyle kaçak kaçak. Dışarı üflediği sigara dumanı, ağzından çıkan buğu ile karışıyordu.
Filtreye geldiğinde sigarayı pencere pervazında söndürdü, dışarıya attı. Eliyle içerideki havayı şöyle bir yelledi. Sessizce pencereyi kapattı, perdeyi çekip arkasını döndüğünde, salon kapısına dayanmış karısını gördü; çıplak ayaklı. Kadın bir süre adama baktı.
Karısının yüz hatları yavaş yavaş gevşedi, yüzüne yayılan bir yaramazlık ifadesiyle, "bir tane de bana versene" dedi.
ve sonrasında, kendimizi onların, -yıldızların canııım- altındaki kozalarımıza çekene dek kah kayada kah şu taburede son bir neşe ve huzur çarpmasından nasibimizi alırdık.
ve rüyalar her zaman güzel ve rüyalar her zaman güzel. ve rüyalar her zaman.(*)


(*)yoo!niyetim kimseyi üzmek değil. affedin.20070214
bir de şunu fark ettim aslında insan sadece kendisi. ama bu böyle değilmiş gibi davranıyor. biraz da doğasından kaynaklanıyor bu. ama başkaları için kaygılanmak yerine vaktini daha hayırlı işler yaparak geçirebilir o. yine de bunu yapmıyor, olmamış şeylere üzülüp olacağını umduğu şeyler için sevinip duruyor. bundan böyle ben daha bir benim için ben'im." mayıs 2005
bugün, tepedeki raftan birşeyler almak için uzandığımda kafama eski defterlerimden biri düştü. ben de zaten kayırmaya yer arayan bir insan olarak oturdum, epey bir kısmını okudum. bu yazıyı yazıp böylesine bir karar alamamın üzerinden 1 sene 9 ay geçmiş. büyük ihtimalle bu kararı ilk bir iki hafta çok yoğun bir şekilde uygulayıp daha sonra bir şekilde uyuşarak eski modele dönüş yaşadım.
işte şimdilerde, yine aynı düşünceler içersindeyim.
aynı defterde birkaç sayfa öncesinde şöyle bir cümle var:
"bundan sonra rüzgar nerden eserse oraya"
altında da başka renk bir kalemle, büyük bir ihtimalle o esen rüzgardan fena halde üşütmüş ya da havalandıktan kısa bir süre sonra düşüp bir yerlerimi kanatmış olmalıyım ki "paraşüt gerekebilir" yazmışım.
sanırım sorunum bir karar aldım mı anında her türlü uyguluyor oluşumdan kaynaklanıyor, birşey olucaksa sonuna kadar, dibine kadar olmalı tavrı pek de mantıklı değil aslında.
ama şu sıralar, hayatıma yeni bir şekil vermenin zamanının geldiğini kabul ediyorum. zaten bunu kabul etsem de etmesem de en azından biten bir okulla yeni bir dönemin başladığı açık.
şimdiye dek kaşlarımı çatıp alnımı kırıştırarak takındığım kaygı pozlarından, kendi kendime girdiğim panik anlarından birşey çıkmayacak, anlaşıldı.
yeniliklerden ne zaman bu kadar korkar oldum, ne zaman böyle bir olumsuzluklar kraliçesine dönüştüm?
yeniliklere olan inancımın yeniden filizlenmesini müjdesidir işte bu nokta.
bakalım, bu sefer ne ağacı çıkacak?
20070212
aylaklık senfonisi
coleridge
II. YAZ(*)
aylaklar acele bilmez, saat takmaz, telefon kullanmazlar. gazete okuduklarında tarihine aldırmazlar. gündemi zihinlerinin akışı yönünde kurguladıklarından, öncesi ve sonrası kavramlarını, adımlarını attıkları anlara eşitlerler.
kuyruklara girmez, fatura ödemez, tatil programı yapmaz, bakkala sepet sallamazlar; nevresim takımlarının ütüsü, çamaşırsuyunun uçmaz kokusu, küflenmiş ekmek huzursuzlukları yoktur. zile basmaz, kapıları tıklatır, randevu almaz baskın yapar, şöyle bir uğrar, iş başvurusunda bulunmaz, pazarlık etmezler, gelecek kaygısı taşımadıklarından yüzlerinde kaygı buruşukluğuna rastlanmaz, yalnızca zaman kırışıklığı taşırlar.
aylaklar, bir yaprak nasıl yaşarsa öyle yaşarlar, esip konduklarında, parçalanıp solduklarında bu kendiliğindendir, yeri doldurulmaz boşluklar bırakmadıklarından, süzülüp gidişleri de hayatlarındaki hafifliğe benzer bir başıboşluk taşır.
yasları da uzun uzun tutulmaz. göçtüklerinde yerlerini yeni bir aylak doldurur, ruhları rüzgara eklenir. böylece toprakların üstünden boşluğa doğru gölge gibi esip geçerler.
(kim bilir, iç sıkıntısı olmasa belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. 'iş avutur' derdi babası. o böyle avuntu istemiyordu. bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. kornasını ötekinden başka öttüren bir şöför, çekicini başka bir ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. ne kolaydı onlara uymak! gündüzleri bir okulda ders verir, geceleri sessiz, güzel kadınlarla yatardı istese. çabasız. ama biliyordu: yetinemeyecekti. başka şeyler gerekti. güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi. yusuf atılgan, aylak adam, sayfa:41)
(*)pelin özer, aylaklık senfonisi, k dergi, sayı:19, günümün süprizi. gülümseme sebebi.
20070209
rüyaşamdan notlar no.37581
birşeyi yaparım dedim mi yapma hususunda son derece kararlı olduğumdan mıdır nedir, tuttum elimdeki şişeyi masaya vurdum, kırığıyla da sağ bileğimi boylu boyunca kestim.
hayır, kan filan akmadı.
m. bu yaptığım şeye acayip üzüldü, sanırım azıcık kızdı da. yakında doktor çıkacak arkadaşımız s.'yi bileğimi dikmesi için çağırdı. s. elinde devasa bir yorgan iğnesiyle geldi, allahtan benim yaram o zamana dek çoktan kabuk bağlamıştı da, bu işkenceden yırtmış oldum.
beni en çok üzense bileğimi kesmem filan değil, küçücük evimin bir adet emlakçı ve moron bir aile tarafından işgal edilmiş olmasıydı.
isyan bayraklarını çektim, ağzıma gelen küfürü sallamaktan hiç geri kalmadım.
uyanıp d.'nin yanına gittiğimde, sol gözümün altından aldığı kirpikten "güzel rüyalarıma geri döneyim"diye dilekte bulundum. üst mü alt mı dedi. alt dedim. çıktı.
beklemedeyim.
20070118
aile albümü no 3
işte, bu fotograftaki onun kocası, çocuklarının babası olan sacit bey'e ait. yani dedem. kendisini hiç görmedim. ben doğmadan epey önce ölmüş.
dedem hakkında bildiklerim ailemin anlattıkları ve benim kafamda anlatılanları kendi eşsiz fantazi dünyamla süslediklerimle sınırlı.
dedem sacit, istanbul'da, fatih'te yaşamış. babaannemle de orda tanışmışlar. babaannemin anlattığına göre öyle çok başarılı bir öğrenci değilmiş. sanırım birkaç sınıf tekrarı bile yapmış. daha sonra demiryolcu olmuş. "haydarpaşa binasında, saatin üzerindeki odada ders gördü" diye anlatır hep babaannem. uzun yıllar hareket memurluğu yapmış. babaannemle birlikte allah'ın unuttuğu yerlerde kalmışlar, istasyon binalarına yakın lojmanlarda konaklamışlar, dedem geceleri odalarından çıkar, trenleri karşılarmış. trenlere karşı içimde büyüttüğüm sevginin nedeni belki de genetiktir diye düşünüyorum.
dedem keyfine son derece düşkün bir adammış. dayımın söylediğine göre birlikte içmesi büyük zevkmiş. babamın anlattığına göre her gece bir büyük rakı devirir, günde sanırım bir paketi aşkın sigara içermiş.
dedem, kırkından sonra almanca öğrenmiş.
almanya'ya da gitmiş. daha sonra bana kalan, üzerine adını yazdırdığı, kara ciltli, türkçesini anlayamadığım sözlüklerinin içinden bir el ilanı çıkmıştı: "Senioren Disco, Tanz und Geselligkeit für Jugendliche über 50" türkçe meali: "Senyorlar Disko, 50'sinin üzerindeki gençler için dans ve eğlence"
dedemin geç gelen almanca sevdası tüm aileye bulaşmış. önce halalarım sonra babam bu almanca dalgasından nasiplerini almışlar. çocuklarına, uykusunda bile bu dilde sayıklayacak kadar çok sevdiği almancayı öğretmekte pek de başarılı olamayan dedem dersler esnasında onlara zor anlar yaşatırmış.
ailemiz hâlâ bu almanca dalgasına kapılmakta. mesela ben: yıllar boyunca itinayla kaçtığım almancaya üniversitede paçamı kaptırdım. benden sonraki tek, yani en küçük kuzenimse lisede ailemizin almanca geleneğini sürdürmekte.
dedem, emekli olduktan sonra, bir gazetenin düzenlediği bir kampanyayla araba sahibi olma sevdasına kapılmış, hatta bu sebeple çok üzülmüş. babam bu araba işi yüzünden, herhalde bir de emekli olup yapacak birşey bulamamaktan içkiyi ve sigarayı arttırdığından söz etmişti.
dedemle ilgili tek kişisel anım, mezarlığa gittiğimiz güneşli bir günde, babamın ağlaması, çeşmeden akan sudan "ölü suyu" diye düşünüp tiksinmem, bir de çeşmeye zincirli o kaplara maşrapa dendiğini öğrenmemdir.
gerisi, daha önce söylediğim gibi başkalarının anılarıyla, benim tuhaf hafızamın ve hayal dünyamın oluşturduğu bir dede figürüdür.
yine de, nedense onu ailedeki herkesten daha iyi tanıdığımı düşünüyorum.
20070104
rüyaşamdan notlar no.37580
paramız mı ne yoktu.
bi binaya girdik. tek katlıydı.
içerde insanlar uyuyoru, bunlar ekseriyetle erkek kişilerdi.
ranzalardan kollar bacaklar sarkmıştı. odalarda ranzalardan başka bir de masa vardı.
nasıl oluyorsa her masada yüklü miktarda para vardı.
sum'un kucağında gereğinden büyük bir kedi durmaksızın miyavlıyordu. şimdi bana bir kedinin normalde ne kadar büyük olması gerektiğini sormayın, bu büyüktü işte.
odalar tren vagonları gibi birbirine bağlıydı.
bi odaya girip masanın üzerindeki parayı aldıktan sonra, odadaki yegane kapıyı açıp yan odaya geçiyor, dümdüz ilerleyip masanın üzerindeki parayı aldıktan sonra kapıyı açıp yan odaya geçiyor, dümdüz ilerleyip masanın üzerindeki parayı aldıktan sonra kapıyı açıp yan odaya geçiyorduk.
bu şekilde epeyce oda geçtik. odalarda ranzada uyuyan insanların yataktan dışarı sarkan kol-bacakları dışında hiçbir değişiklik yoktu.
işin tuhaf yanı yaptığım bu işten dolayı en ufak bi korku hissetmememdi. gayet sesli bi şekilde sum'la hayat pahalılığından filan söz ettik. şundan bundan konuştuk, üstelik gereğinden büyük kedi sürekli miyavladı.
son odaya gelip masadan parayı aldığımızda toplam 600 milyonumuz olmuştu. odadan çıkacakken kedi birden dile geldi. saçma sapan bi'şeyler söyledi, üstelik onun sesi yüzünden o odada uyuyan adamlar birden uyandılar.
sum'la hemen dış kapıya yöneldik.
ancak dış kapı bi tane değil, inat gibi 3 taneydi. diğer kapıların içinden elimi sokup 3. kapıyı açtım. kediye madem öyle sen burda kal, dedik ve dışarı çıktık. adamlar peşimizden gelirse diye birazcık koştuk.
"hadi bomantiye gidip bi ton yiyip içelim" dedik, ne de olsa 600 milyonumuz vardı.
sanırım bu fikri ikimiz de o kadar çok sevdik ki, koşmak yerine uçmanın daha mantıklı olduğuna karar verdik.
20061121
ev meselesi


ev canlı bir varlık mıdır?
sizinle nefes alıp veren, ruh hali değiştiren birşey mi?
evlere ve "şeyler"e olan inancım depremde yıkılan evimizle tarihe karışmıştı - bir süreliğine.
şimdi hala "şeyler"e pek değer vermiyorum, evet, evim yine tıkabasa onlarla dolu, ama bu bir alışkanlık meselesi, hatta bazen biriktirmenin alışkanlıktan çok hastalık olduğunu da kendime kanıtlıyorum. sonuç itibariyle, "şeyler"i toplasam da, biriktirsem de, rahatsız olduğum anda çöpe ya da onda iyi duracağını bildiğim birinin evine yollanabiliyorlar.
ama evlere karşı yıkılan inancım bu geçen senelerde yeniden dirildi.
evimin benimle yaşadığına inanıyorum, tıpkı benim onunla yaşadığıma inandığım gibi. beraber yaşayıp gidiyoruz, işte. ve ben gün geçtikçe daha çok içinde kalmak istiyorum onun. bazen - daha önce de söz ettim- bunun bir sorun olduğunu düşünsem de, evde zaman geçirmeyi seviyorum. sanırım o da beni seviyor.
20061118
dışarı çıkamama sorunsalı ve gevende

sonunda durup kafamı kaldırmayı başardım.
bir de baktım ki güneş çıkmış; "peki ya ben neden çıkmıyorum?" dedim. bu soruyu neredeyse her gün kendime sorar oldum.
yaklaşık 2 aydır, yani eskişehir'e geldiğimden beri evdeyim. gündüzlerim okul-ev-market arası gecelerim de ev-dvdci-tekel arasında geçiyor. bazen de ev-n.'nin evi arasında. hatta n.'nin evine gidince bir süre de orda kalakalıyorum, bir-iki gün sonra kendi evime gelebiliyorum, sanki en fazla 20 dakika sürecek yürüyüş mesafesi meseleymiş gibi... sanki her gün 4km gidiş 4 km dönüş yürüyen ben değildim. ama o yürüyüşte beni durduracak makinalar yoktu: birden karşıma çıkan kırmızı dur adam, yeşil geç adam yoktu. geçmesini beklediğim arabalar, "geliyor mu" diye kontrol ettiğim bir tramvay, yürümeye devam etmek için geçidin açılmasını beklediğim bir ileri, bir geri giden, dakikalarca geçmek bilmeyen trenler de yoktu. hayatımı makinaların yönetmesinden hiç hoşlanmıyorum; hele yürüyüşümü hiç!
işte belki sırf bu yüzden, yani makinalara hayatımı teslim etmeyi en aza indirgemek için ya da kendine bahaneler uyduran ve bunlara inanan bir asosyal olduğumdan evdeyim, bilemiyorum. bundan bazen şikayetçi olsam da aslında evde zaman geçirmekten de son derece memnunum.
aslında bu söylediklerimin hepsi kendine takıcak birşeyler arayan bu budala'nın yeni gündemi.
bu sabah kendime hedef olarak uzakta konuşlanmış bir market seçtim. dışarı çıkacaksam kendime bir hedef seçmem gerekiyor sonuçta, yürüyüp yürüyüp eve geri dönememek gibi bir takıntım var. illa birşey yapmam gerekiyor.
en son şehrin başka bir ucundaki -bir ucundan diğer ucuna yarım saatte yürünebilen bir şehir burası- bir büfeden gazeteleri alıp eve döndüm.
radikal'in cumartesi ekinde gevende çımış. uzun zamandır yüzlerini göremediğim gevende'yi gazetede görmek beni çok neşelendirdi. meğerse albüm çıkmış. 6 yıl öncesine gittim resmi görünce, 6 yıl gözümün önünden hızla geçti, no data, sunthing, evimiz, arkabahçe, hayal kahvesi, ekin, gevende'nin anaokulundan bozma evi, duska. sonra karşı daire, uyku uyku uyku, sanat derneği, plopic'le bitmez alkol geceleri, elf, gevende'nin kiraz ağaçlı evi. sonra tek başıma başladığım ve hala sürdürdüğüm sonsuz keyif.
kendilerini hem beni cumartesi cumartesi anılar geçidine soktukları, hem de henüz edinmediğim yeni albümleri için tebrik ediyorum.
en kısa zamanda görüşmek üzere diyorum.
ayrıca gevende, bu yaz sonu çıktığı uzun yolunu bir blogla anlatmış. buyrun: çatıdaki gevende
20061107
otobüs duraklarına, ilan panolarına, gazetelelerin okuyucu köşelerine, çöp sepetlerine, yatak altlarına, lokanta menülerine, banka kuyurklarına, dosyalara, "şu kitabın altına", alışveriş fişlerine, vapur çıkışlarına bakıyor, saatler boyunca internette, kitap indekslerinde arıyordu. eski, yeni bütün fotograflara tek tek bakıyor, tüm günlüklerini, defterlerini tarıyordu. bu arama tarama işi gün içinde sona ermediği gibi geceleri uykusunda da devam ediyordu. rüyalarında neredeyse bakmadığı delik, girmediği kılık kalmadı.
kendini bu işe o kadar kaptırdı ki, zamanını bölümlere ayırmaya karar verdi. diğer işlerini aksatmadan aramaya devam etmek için kendine ödevler vermeye başladı. bazı günler metroya binip daha önce hiç bulunmadığı duraklarda iniyor, diğer metroyla başka bir durağa gidiyor, merdivenlerden inip çıkıyor, koridorlarda geziniyordu. bazen evde kalıyor, aile albümlerini, tüm yadigarları ortaya döküp onları tek tek ilgiyle inceliyordu.
bazen eline eski bir oyuncak, bir matbaa harfi, bitmiş bir lens solisyonu kutusu, kimin çektiğini hatırlamadığı bir fotograf geçiyor, bunlara diğerlerinden ayrı bir ilgi gösteriyor, bir an gözlerinde hafif bir ışık beliriyor, bir süre o nesneyi elinde evirip çeviriyor, dalgınca ona bakıyor sonra da bulduğu yere geri bırakıyordu.
bazen sokakta yürürken birinin sırtı, saçları ya da yürüyüşü dikkatini çekiyor, adımlarını sıklaştırıyor ancak yetiştiğinde aradığının o olmadığını farkediyordu.
bazen onunla karşılaşabilmek için yolunu değiştiriyor ya da uzatıyor, sokakta oyalanıyordu.
işin fena yanı, aradığının ne ya da kim olduğunu tam olarak kestirememesiydi.
sadece bulduğunda onu tanıyacağına dair sarsılmaz bir inancı vardı.
20061012
rüyaşam
deve:
Yolculuğa, kadri yüce bir kimseye, Deveye binmek bekar kimse için evlenmeye, evli kimse için hacca yahut rızka; devenin kendine binmesi birinden eza ve cefa görmeye, Bir şehirdeki birçok deve sel baskınına, sahrada görülen birçok deve yağmura, Deve ile uuğraşmak kavga etmeye, hastalığa, Evin önüne deve çökmesi, evde hasta varsa vefatına; Dişi devenin etiş kadın tarafından gelecek dünyalığa, onun sütü bolluk ve berekete, Develerin kavgası saltanat mücadelesine, Devenin dar bir yerden geçmesi bid\'at işlemeye, Deveci vali yahut komutana, kaptana ve araç sürücüsüne delalet eder. Deve pisliği mal, deve yavrusu çocuk, deve yünü helal maldır.








