20100228

Bayan Bi, o Pazar sabahına gözlerini açtığında saatin yine sekizi gösterdiğini gördü. İlk hayal kırıklığının rakama dökülmüş bu haline yarım gözle baktıktan sonra yeniden uykuya geçmeye çabaladı.
Kısa ama çarpıcı rüyalarla her on beş dakikada bir uyanarak yatakta birkaç saat daha geçirdi.

Kedi fazlasıyla miyavlıyordu.

Doğruldu.

Bundan sonrası her güne ait bir ritüel. Atalarımızdan kalma ritüellerin modern zamanlara uyarlaması adeta. Önce su, sonra ateş. Hiçbirini tam olarak görmeden, tam olarak hissetmeden ve fark etmeden…

Artık sunaklar yok ama ocak üzeri espresso cezveleri var. Nehir kıyısında kendi güzelliğine kapılan Narcissus yok ama çift yüzeyli aynalar var. Kutsal tuz yok ama organik deniz tuzu var.

Bayan Bi, kahvaltılık eksiklerini gidermek üzere kendisini sabah sokağına attı.
Sokak akşamın karmaşasını tutuyordu hala. Solda sarı bir duvar, üzerinde kırmızı bir yazı: “Uyanık kal. Alperen Ocakları”

Sokak sanki terk edilmiş. Uçuşan poşetler ve kağıtlar. Sidik kokusu. Beyaz köpek. Sağda mermer bir duvar , üzerinde Alilerin Ayşeleri, Ayşelerin de Alileri sevdiği yazıyor. Aralarında göze çarpan beyaz bir yazı: “Kürt”

Evinin sokağından caddeye ulaştığında dört bir yandan bir uyaran yağmuruna tutuldu.
Peynirlerde inanılmaz indirim vardı, domatesler organikti, polar battaniye sudan ucuzdu, bu sepetler her eve lazımdı, kadınlar bıyıklarını aldırmayı ihmal etmemeli; erkekler kulak kıllarını yaktırmalıydı.
Bu senenin modası ekoseli kumaş ve ayakları ekmeğe benzer dev çizmelere sokmak.
Her zaman iyi hissetmek senin elinde.
Dilersen bir sigara yak ama bize para ver.
Bize para ver.
Daha çok ver.
Hep ver.
Sabahtan akşama kadar ver.
Döne döne ver.
Sağdan soldan ver.

Bayan Bi, bunun diğer pazarlardan farklı olmasını hiç istemiyordu. Tüm tehlikelere karşı tetikteydi. Önlemlerini almıştı. Sütünü, yumurtasını, ekmeğini aldı. Öğlen biralarını yüklendi.

Evde kahvesi vardı. Tam buğday unu. Kırmızı ve yeşil mercimeği. Kibritleri. Tuvalet kağıtları. Kedi maması. Yedek ampulleri. Litrelerce zeytin yağı. Uyku tulumu vardı. Bir sürü kalın giysisi. Çay bardakları. Çakmak gazı. Biberiye çalısı. Dergileri. Onlarca albümü. Çeşitli boylarda bıçakları. Damacana dolusu suyu. Kablosuz internet bağlantısı. Çeşitli yerleri bozuk üç adet bilgisayarı.

Evine, güvenli kalesine döndüğünde çay yapacaktı. Öyle bir çay yapacaktı ki bunu bir Zen ustası görse, çok ayıplar, çok da üzülürdü. Başında uzun süre oyalanabileceği bir kahvaltı sofrası hazırlayacaktı.
Bir süre sonra bilgisayarının başına geçecek, şu hayatta tanıdığı insanların bir kısmının toplu halde bulunduğu internet sitelerinde çeşitli kedi videoları izleyecek, birkaç albüm indirecek, ne izlesek diye düşünecekti. Haftalardır yazmayı planladığı hepi topu 3 yazıyı kafasında iyice karmaşık bir hale sokacak, belki bir süre kendine acıyacaktı.

Acaba resim mi çizsem, yoksa o kolajı bozup yeniden mi yapsam, o kitabı mı okusam, bu dergiye mi baksam derken gün hızla akacak, Bayan Bi bunun üzerine sikmişim zamanı, diyerek bir sonraki ev içi macerasına dalış yapacaktı.

Ana cadde üzerindeki alışverişi bitmiş, evine dönüyordu. Pazarın rehavetini, rutinini ve diğer r harfiyle başlayan sıfatlarını yerle bir etmemek için dikkatlice yürüyor; kimseyle göz göze gelmemeye çalışıyor; gününü altından bir şeye dokunurmuşçasına kıymetle taşıyordu.

Evin bulunduğu sokağa girdiğinde gazete almadığını anımsadı. Çok kısa bir süre içinde gazete almaktan vazgeçer gibi oldu. Ne olup bittiğini internetten daha iyi takip edebilirdi. Gazeteler saçmalıklarla doluydu. Korkutmalarla. Abartmalarla. Vahşetle. Cahilliklerle. Aldatmalar ve yalanlarla. Gerçekmiş gibilerle. Acaba bu daha mı iyi’lerle. Benim hiç babam olmadı’larla.

Yine de gazetesiz bir Pazar, klişeleri altüst edecekti. En azından bulmaca çözer, o koca koca gülen kadınların mükemmel beyaz dişlerine çürük çizer, ayrık kaşlarını birleştirir; özellikle uyuz olduğu adamların burnuna sümük ekler, hepsini tuhaf bıyıklar ve gözlüklerle donatırdı.
Bayan Bi arkasını döndü ve gazete alabileceği en yakın bayiye doğru yürüdü. İki elinde poşetlerle aylak adamı anımsadı. Basit bir eli poşetliye dönüşmüştü işte. Sırf hafta sonu ekiyle hafta içi gerginliğini atlatacağını düşünen bir zavallı. 
Editörlerin kendisine sunduklarıyla yetinen bir sanatsever.
Hafta sonlarında sokakların kendine izin verdiğince uçan bir pembe kimlikli.
Her gün aynı saatte kontrol noktalarından geçen vatandaş Bi.
İkili standın önünde durdu. Hangi gazeteleri almak istediğini kesinlikle bilmiyordu. Hiçbirine tam olarak bir sempati beslemiyordu. Birinin köşe yazarlarının okunabilir olduğu diğerinin ise mümkün olduğunca pop içerikle donanmış eften püften bir gazete olmasını istiyordu yalnızca.

Şimdi Bayan Bi, yerde yatıyor.
Saçları etrafına yayılmış. Kafasını çarptığı yerden hafif bir kan sızıntısı kaldırımın kenarından akıyor. Elindeki poşetteki köy yumurtaları kırılmış ama kimse içlerinden birinin iddia edildiği gibi çift sarılı olmadığına dikkat etmiyor.

Bayan Bi’nin açık gözleri gökyüzüne bakıyor. Etrafında bir kalabalık toplanmış. Cep telefonlarından çıkan sinyaller istasyonlara ulaşıyor, uydular dünyanın etrafında yavaş yavaş dönüyor. Arabaların kontak anahtarları çevriliyor. Bayan Bi’nin sağ elindeki gazete tomarı etrafa saçılmış. Sayfalar rüzgarda sallanıyor, uçuşuyor.
İnsanlar kazanın nasıl gerçekleştiğini soruyor. Gazete bayisindeki kadın maktulün gazete tomarını eline alır almaz ağırlığını kaldıramayıp dengesini kaybettiğini ve geriye doğru yığıldığını söylüyor. Kadın konuşurken bir yandan hıçkırıyor. Daha önce başına böyle bir şeyin gelmediğini sayıklıyor. Şoka girdiğini. Çok üzgün olduğunu söylüyor.

Bayan Bi’nin cesedi olay yerine gelen ekiplerce kaldırılıyor.

Mahalleli bu beklenmedik Pazar gününün ağırlığına dayanamayıp evlerine çekiliyor. 

Evlerinde gaz lambaları var.
Buz kalıpları.
Ecza dolapları.
Oyun kağıtları.
Cevizleri.
Mumları.
Çekme halatları.
Çaydanlıkları.
Herkese yetecek kadar şeker ve yağları.
Yedek çarşafları.
Tansiyon aletleri.