20070220

karşı cam

geçen gün harddiskimin derinliklerinde bir zamanlar yazmış olduğum bir öyküyle karşılaştım. orda durup unutulacağına burda göz önünde dursun dedim.
buyrun:

Karısı bunu yapmasını istemediğinden mi ne, canı sanki inadına sigara içmek istiyordu. Ağzına sigara koymayalı neredeyse bir hafta olmuştu. Karısı da bundan birkaç ay önce sigarayı bırakmıştı, bu konuda deneyimliydi. Bu ilk haftayı atlatmanın çok önemli olduğunu söylüyor, onu desteklemeye çalışıyordu.

Adam içindeki o dayanılmaz sıkıntıyı atmıştı; sabah öksürükleri, ellerini fazlalık gibi hissetmesi hemen hemen geçmişti. Ama, bu gece dayanamıyordu işte. Aslında, sigara içmenin saçma birşey olduğuna inanmaya başlamıştı, kokusunun çok ağır olduğuna, üzerine ne biçim sindiğine sigarayı bırakınca ikna olmuştu. O sabah öksürüklerinden sonra da, sağlığına olan berbat etkisini kendi gözleriyle görmüştü. Ama diyordu bir tarafı... Ama ama ama ama ama...

Sabah işe giderken, trafik ne kadar da sıkışıktı. Yaşadığı bu küçük şehirde şimdiye kadar görmediği kadar sıkışık. Sanki şehrin tüm arabaları aynı cadde üzerinde gitmeye karar vermişti. Bu şehirde bu denli çok araç olduğunu tahmin etmezdi. Sabahları arabayla duraktan onu almaya gelen arkadaşları da büyük olasılıkla trafiğe takılmışlardı -saçları siyah, kısa, üzerinde gri paltosu, omuzları geniş, ehliyeti yok, bir tane edinmeyi bazen düşünüyor, korkuyor mu, istemiyor mu, aslında hâli yok; evet evet, hâli yok, hâlsizliğin vücut bulduğu, geniş omuzlu gri paltolu bir adamcık o- Arkadaşı sonunda gelip de onu aldığında kısa bir günaydınlaşma faslından sonra hemen trafiğin ne kadar tıkalı olduğundan söz ettiler. "İstanbul sanki! Sabahın bu saatinde!" dedi. İstanbul kelimesi ağzından hafifçe tıslayarak çıkmıştı.

Yemek yerlerken bunlardan söz etmişti karısına da. Sabah trafiğin ne kadar sıkışık olduğundan, işe azıcık geç kaldığından. Ama ne hâlsizliğinden ne de İstanbul kelimesini nasıl da tıslatarak, kelimeyi gizemli bir buluta sokarak üflediğinden bahsetmedi. Yemek, ağırlıklı olarak karısının kendi gününü anlatmasıyla geçti; adam biraz dinledi, biraz dinlemedi - bu yeşil kazak ne kadar da yakışmış. yeni mi acaba? yok, ya yeni değilse, sorsam şimdi tutar beni ilgisizlikle suçlar, en iyisi yakıştığını da söylemeyeyim- Kadının ağzından çıkan sesler havada uçuşuyor, karşısında oturan kulaklara giriyor, beyin gardiyanları kapıyı açarsa adamın içinde resimlere dönüşüyor, adam sanki karısını o gün pazara çıkmışken, evde uyuyakalmışken, resim çizerken görüyordu. Bazen de hem gamlı hem de gaddar gardiyanlar mızraklarıyla kapıların önünde dikiliyor, adam sadece bazen kapının arasından sızmayı başaran resimleri bir anlığına görüyordu: tupturuncu bir portakal, tek gözü kör, kirli bir kedi, bakkal Hüseyin Efendi.

Karısı aslında adamın kendisini bazen dinleyip bazen dinlemediğini gayet iyi anlıyordu. Yine de bunu umursamıyor, başından geçen herşeyi, bir çocuk heyecanıyla tek tek sıralıyordu. Yemekte terbiyeli domates çorbası - önce tencerede biraz yağ eritti, rendelediği domatesleri ekledi - ne kötü çıktı bunlar da bembeyaz içleri, ah bahar gelse, nerde o mis kokulu kırmızı domatesler!- biraz su ve salça kattı, kaynayana dek başında bir sağ ayağı bir sol ayağına ağırlığını vererek karıştırdı, bir bardak sülte bir yumurta sarısını çırptı, çorbaya kattı.- ve önceki günden kalan tavuk yemeği vardı.

Adamın azıcık başı ağrıyordu.

Yemekten sonra sofrayı topladılar. Adam çay suyu koydu, kadın sarı mutfak beziyle masayı sildi.Adam gazeteleri alıp televizyonun karşısına geçti. Yan gözle televizyona bakıyor, gazetenin sayfalarını rasgele çeviriyor, dikkatini çeken bir resim, bir manşet ya da takip ettiği bir köşe yazısını görünce onları okuyor; okuduğunu bazen anlıyor bazen anlamıyordu. Beyin gardiyanları bugün normalden daha sıkıydılar. Bir an okumadan sadece yazılara baktığını fark ediyor, o zaman suçu televizyondan gelen seslere atıyor, kanalı değiştiriyor, sesi biraz daha kısıyordu. Karısı terliklerini sürüyerek bir mutfağa, bir salona, bir banyoya, bir yatak odasına girip çıkıyordu. Boşalmış sürahiyi dolduruyor, biten tuvalet kağıdı yerine yenisini takıyor, koridorda gidip gelmekten kaymış halıları ayağıyla düzeltiyor, çamaşır makinasını çalıştırıyor, arada bilgisayar başına geçip birşeylere bakıyor, sonra yatak odasında yığılmış kıyafetleri katlıyor, çorapları iç içe geçiriyordu. Adam, evin içinde olup biten tüm bu toplama, düzeltme, çalıştırma işlerinden dolayı huzursuzluk, yardım etmediği için biraz suçluluk duyuyordu; ama işte... Hâli yoktu. Hem de hiç.

Yine de, bir süre sonra yerinden kalktı, mutfağa geçti. Dolaptan iki çay bardağı, iki çay tabağı aldı. İçlerine birer şeker attı; çay kaşıklarını yanlamasına tabakların üzerine koydu, çayları doldurdu, kıpkırmızı.

Salona gitti ve karısına seslendi.

İşte herşey o an, o çaydan aldığı ilk yudumla başladı. İçinde engellenemez bir sigara içme istediği doldu. Ah, diyordu, aaaah. Bir hafta dayandım işte, şimdi bunu bozmamalıyım. Ama çay da ne güzel olmuş, demli demli, ama karnım da ne kıvamında tok, ama ama ama...

Yanında oturan karısına göz ucuyla baktı. Bakışları televizyona kilitlenmişti. İzliyordu. Kaybolmuştu. Kendisi de kaybolabilseydi keşke. Ama olmuyordu. Aklından sadece tek bir şey geçiyordu: sigara içmek. Bu fikir nerden de düşmüştü aklına, geri gitmiyordu işte.

Kendini oyalamak adına gazetenin bulmacasını çözmeye başladı. Resimdeki sanatçı -Zeynep ya, kim bu kadın, biliyor musun? Aaa, kimdi bu ya, hiç harf çıkmadı mı?- İnek antilobu.Oy. Seciye. Ata, cet. Altının simgesi. Bulmacayla bir süre oyalanmayı başardı. Sonra, çantasından bir kutu sakız aldı, teker teker çiğnemeye başladı. İçindeki sıkıntı bir türlü geçmiyordu. Karısının erkenden uykusu gelsin diye neredeyse dua ediyordu. Kadın, tüm bunlardan habersiz, halinden son derece memnun televizyondaki filmi izliyordu.
Film bittikten bir süre sonra yatmaya gittiler.

Adam, yanında yatan karısının soluklarını dinleyerek yattı. Karısı, sırtını ona dönmüş, tek bacağını karnına kadar çekmişti. Siyah saçları yastığa yayılmıştı. Adam içinden saymaya başladı. Karısının nefesleri derinleştiğini, vücudunun gevşediğini duydu. Yavaş yavaş uyku denizine dalan karısı, odanın karanlığında iyice minik gözüktü. Onu seviyordu, sigara içmesini istememesini de gayet haklı buluyordu, ama dayanamıyordu işte, ama ama ama..

Bir süre sonra adam yatakta doğruldu, yavaşça kalktı. Odaya aşinaydı, gıcırdayan parke bölgelerini tehlikesizce atlattı, hemen yan taraftaki çalışma odasına girdi. Masanın çekmecesini açtı, arka taraflarda sakladığı sigara tablasını alıp salona geçti. Camı açtığında yüzüne yaşadığı küçük şehrin öğrencilerinden sonra meşhur olduğu ikinci özelliği olan soğuk sert bir tokat attı. Adam, hem bu tokatları doğduğundan beri defalarca kez yediğinden, hem de saatlerce beklediği, keyiften çok ihtiyaca dönüşen arzusunu gerçekleştireceğinden soğuğu umursamadı. Gökyüzü siyah değil, kırmızı ve pusluydu. Hava kömür kokuyordu. Adam, tabakasından bir sigara bir de çakmak çıkardı.

Pencereden azıcık sarkarak sigarayı dudaklarına götürdü ve çakmağı çaktı. Çakmak, kendisi gibi küçücük bir aletten beklenmeyecek kadar çok ses çıkardı. Sokağın öteki başından ayak sesleri geliyordu. Adam sigarasından derin bir nefes çekti. Başı dönmüştü.

Bir nefes daha çekti. Çöp kamyonu yan sokakta dinazor taklidi yapıyordu. Bir nefes daha çekti. Sokak lambalarından bitmek tükenmez bir cızırtı yükseliyordu. Dumanı yavaş yavaş üfledi. İki kedi aniden birbirine girdi. Bir nefes daha çekti. Sokaktan hızlı hızlı adımlar geçti; minicik, çıtı pıtı bir kadın bu, sokakların tenhalığından rahatsız olmuş, seke seke evine gidiyor, evine girince yüzü birden ısınıverecek, ayağına daha kalın çoraplar giyecek, dizleri çıkmış eşofmanını giyip koltuğa yığıldığında derin bir "ooh" çekecek. Bir nefes daha. İlk sigara içişlerini anımsadı, böyle kaçak kaçak. Dışarı üflediği sigara dumanı, ağzından çıkan buğu ile karışıyordu.

Filtreye geldiğinde sigarayı pencere pervazında söndürdü, dışarıya attı. Eliyle içerideki havayı şöyle bir yelledi. Sessizce pencereyi kapattı, perdeyi çekip arkasını döndüğünde, salon kapısına dayanmış karısını gördü; çıplak ayaklı. Kadın bir süre adama baktı.

Karısının yüz hatları yavaş yavaş gevşedi, yüzüne yayılan bir yaramazlık ifadesiyle, "bir tane de bana versene" dedi.