20081219

Kendini Etiketle : Moda Göstergeleri

Şehirli gündelik hayatımız, her ne kadar farklı hikayeleri içinde barındırsa da, hepimiz için ortak bazı yönler içerir. Aynı kamusal alanları paylaşmamız bunlardan birisidir. Bizi, bu kamusal alanlarda; meydanlarda, toplu taşıma araçlarında, sokaklarda, devlet dairelerinde, yerleşkelerde bir arada yürüdüğümüz bu kalabalıklardan, bu bizimle aynı etten ve kemikten oluşan insanlardan ayıran şey ise başta görünümümüz yani giydiklerimiz, saç stillerimiz, sakal – bıyık bırakmalarımızla, makyaj ve aksesuarlarımızla oluşturduğumuz kişisel stillerimizdir.. Bu stilleri ise, modanın bize sunduğu görece geniş çerçeve içinden kendimize uygun olarak seçtiklerimizle oluştururuz.

“Moda” diyor Herbert Blumer, “ortak duyarlılıklarla beğenileri besleyip şekillendirir…Ortak duyarlılıkla beğeniden oluşan bu yığın, öznel yanıyla bir “söylem evreni”ni andırır. Onun gibi dünyaya ortak bir yaklaşım ve dünyanın sunduğu deneyimleri alıp işlemek için bir temel sağlar. Esnek yapılı ve yeni oluşumlara, şekillenmelere açık bir ortak beğeni yığınının, gelişip değişen dünyaya karşılık verme gücünden şüphe yoktur.”[1]

Fred Davis, modanın oluşumunu şöyle anlatıyor : “Moda, toplumsal kimliklerimizin kolektif yönlerini hedef alır. Toplumsal kimliklerimiz, çoğu zaman bizim sandığımız gibi değişmez bir karışım olmadığı için de moda ( hem estetik hem de parasal anlamda) kârlı bir biçimde gerçekleştirebilir bunu. Toplumsal ve teknolojik değişimin, yaşam çevrimindeki biyolojik eksilmelerin, ütopik düşlerin, zaman zaman yaşanan felaketlerin etkisiyle sonsuz bir biçimleniş içinde olan kimliklerimiz, içimizde sayısız gelirim, paradoks, kararsızlık ve çatışma doğurur. İşte, moda da kolektif düzeyde yaşanan, tarihte bazen tekerrür eden bu kimlik istikrarsızlığından beslenir. Moda başlatan tasarımcı – sanatçılar, toplumda hüküm süren istikrarsızlığını bir şekilde sezer ve kıyafet sunumunda görmeye ve dokunmaya ilişkin alışılmış simgeleri sanatsal biçimde yönlendirerek onlara ifade kazandırmaya veya onları sınırlandırmaya, çarpıtmaya ya da yüceltmeye çalışır.”[2]

Barthes’a göre ise moda tek başına bir olgu değildir. Bir göstergedir. Bütün göstergeler gibi, moda da aynı zamanda bir gösterendir. Moda, yani belli bir giyim tarzı, onu kullanana göre bir şey göstermektedir; bir göstergedir. Moda, bir iletidir. Bu yanıyla da, yani dışarıdan bakan birisi için de bir gösterendir. Barthes, ayrıca modanın bir dil olduğu iddiasını öne sürer. Moda, dillerden bir dildir ya da dillerden sadece bir tanesidir.[3] Modaya uymadığını söyleyen kişiden, anti-moda oluşturanlara kadar, giyinen herkes bu “göstergeler sistemi”nin içindedir.

Barthes, giyimin adeta tersinden okunması gereken bir dil olduğunu dikkat çeker. Giyim, bir gösteren olduğuna göre, başkaları tarafından algılanacaktır. Öyleyse bir mesajdır. Eğer çok dikkatli ve özenli giyiniyorsam bu, benim karşımdakilerin özensizliğini vurgulayışım, eğer tepkisel bir tarzı tercih ediyorsam o da karşımdakilerim kurumsal, bürokratik “tutukluğunu”, teslimiyetini dile getirişim olacaktır. En nihayet, eğer kişi kendisini şu ya da bu yoldan çirkinleştiriyorsa bu durumda bu karşısındakilerden nefret ettiğini vurgulamaktadır.[4]

Kabul gördüğü üzere, bireyler, giysileriyle kişisel farklarını ortaya koymaya gayret ederler. Barthes, çağdaş bedenin giyinme/giysi bağlamında “okunabileceği”ni düşünür. Ona göre, ‘giysi duyumsadığımız bir şeyin bir gösterene dönüşmesidir.’ Fakat, bu sadece kişisel bir tercih değildir. Aynı zamanda toplumsaldır. Çünkü, toplumsal statüler de giysi yoluyla belirlenir.[5] İnsanlar ait oldukları yeri, hayattaki beğenilerini işaret ederler. Bizler de, bu ifadeleri belli kalıplara oturtur, karşımızdaki yabancıyı kendimize göre konumlandırır, hayat tarzlarına ilişkin belli bağlantılar kurarız. Bu yerleştirmelerimiz doğal olarak hayattaki duruşumuza ve birikimlerimize bağlı olarak değişir. Takım elbiseli, evrak çantalı adam belki bir şirket çalışanı belki de bir öğretmendir, ama “düzgün” bir tip olduğu bellidir. Devasa tişörtünün altında bol bir pantolon ve spor ayakkabılarıyla gördüğümüz biri kimine göre bir rap dinleyicisi hatta belki söyleyicisidir, kimine göre ise beş para etmez serserinin tekidir. Dreadlock[6], bilenler için Rastafari’yi[7], Jamaika’sı, Bob Marley[8] ve reggae’siyle koca bir inanışı ve kültürü, daha az aşina olanlar için potansiyel esrar içicisini hatta satıcısını çağrıştıracağı gibi hiç bilmeyen biri için nasıl yapıldığı gizemlerle dolu, yerine göre içinde envai çeşit böcek barınan bir saçtır. Büyük ihtimalle takmadır, tutup çekerek bu soruya yanıt arayanların sayısı, “birbirini inkar etme yeteneği” geliştirmiş olan bu modern toplumda hiç de az değildir. Kaldı ki, içinde yaşadığımız toplumda insanların kendilerinden olmayanlara karşı tahammülleri son derece azdır. Uzun saçlı olduğu için ya da küpe taktığı için tartaklanan erkeklerin, eteği kısa olduğu ya da dekoltesi derin bulunduğu için tacize uğrayan kadınların sayısı hiç de az değildir. Taraftarlar maç izlemeye giderken üzerlerine taraf oldukları takımın formalarını giyerler. Formalar bu noktada karşılarındakilere kimlerden olduklarını gösterir. Bir maç günü iki takımın formasından başka bir forma giyerek maçın olduğu stadın yakınına yaklaşmak, her iki taraftar grubundan fena halde dayak yemeğe sebebiyet verecektir.

Giderek, modayı insanların birbirini tanımak, aynı cemaat içinde yer aldıklarını anlamak için kullandıkları bir ortak dil ile tanımlamak mümkün. Bu niteliğiyle moda, farklılığı ne kadar öne çıkarırsa çıkarsın moda bir ‘üniforma’ meselesi. Gözde olan şey ‘grunge’ da olsa, ‘hippi’lik de olsa sonunda kendisini ‘o’ sistemin içinde tanımlayan kişi birörnek (uniform) olmayı kabullenmiş demektir. Bu anlamda modayla ideoloji arasında, hatta modayla otoriter yaklaşımlar arasında bir gizli ve tehlikeli ilişki olduğu belli. Her diktatoryal dönemin, hatta her hassas politik dönemin ve yönetimin kendisine bir moda oluşturduğuna bakarak bunu anlamak mümkün.[9] Örneğin hippi denildiğinde doğal kumaşlar, çiçek desenleri, platform topuklu ayakkabılar, erkek ve kadında uzun saç ve örgü, punk denildiğinde deri ve zincir, Mohikan modeli renkli saç, çengelli iğne ve piercing akla gelir. Radikal İslamcıların çember sakalı, milliyetçilerin aşağıya uzayan bıyıkları vardır. Kadınların kapanma biçimleri ve kullanılan örtünün ismi kendi içinde çeşit çeşittir.[10] Hitler’in bıyık şekli, Mao’nun gömlek ve şapkaları, Ecevit’in kasketi, Che’nin beresi… Bu birlikte anılmalar zaman içinde değişebilir de. Simmel modanın yukarıdan aşağı doğru yayılan bir süreç olduğunu ifade eder. Simmel’e göre, moda, üst sınıflarda oluşur ve yavaş yavaş aşağı sınıflara doğru iner, en alt sınıfa inene kadar zaten yukarıda yeni bir moda gelişmiştir ve aşağı inmiş olanın modası geçmiştir.[11]

Ancak bazı durumlarda, Simmel’in ifade ettiği bu yukarıdan aşağıya yayılan moda durumunun tam tersinin gözlendiği de söylenebilir. Örneğin efsane bir markaya dönüşen Converse All Stars, ilk çıktığı 1908 yılında Amerika’da başta basketbol ayakkabısıyken, “asi gençlik” tarafından sahiplenilmişti. Ülkemizde uzun zaman boyunca zar zor edinilen Converse marka ayakkabılar, özellikle yırtıksa sahibi tarafından büyük bir gururla giyilirdi. Adı “ters”, “zıt” anlamına gelen ve bez bir ayakkabıya göre son derece pahalı olan Converse, geçtiğimiz yıllarda Nike firması tarafından alınmasının akabinde hemen herkesin ayağında görülen bir çeşit “sivil üniforma” oldu. Tıpkı kot pantolonun 19. yüzyılın ortalarında işçi üniforması olarak tasarlanması, 1930’ların sonuyla 1940’ların başında Amerika’nın güneybatısındaki ressamlar ve başka sanatçılar tarafından benimsenmesi, 1950’lerde “serseri” motosiklet çeteleri ve 1960’larda Yeni Sol’dan eylemciler ve hippilerin giymesi[12] ve günümüzde uluslararası bir insan üniformasına dönüşmesi gibi.

Üzerimize giydiğimiz kimlikler olan giysilerimiz, mesleğimize göre bazen belirlenmiş de olabilirler. Meslek giysisi olarak tanımlanan üniformalar bu kategoridedir. Üniforma, onu giyen kişiyi bireylikten çıkarıp bir meslek grubuna dahil eder. Üniforma onu giyen kişiyi bir birey değil polis, din adamı (haham, papaz, rahip, rahibe, imam), asker ya da ülkemizde uygulandığı üzere ilköğretim ve lise öğrencisi kılar. Bu kişiler, birbirlerinden ayrıyken bile ait oldukları kitleyi simgelerler. Mesai saatleri dışında, kendilerini ifade etmeleri adeta yasaklanmıştır.

Yine de, özellikle öğrenciler, onlara tanınan tek görüntü hakkını üstlerindeki formaları değiştirerek, bozup yeniden yaparak, kendilerinden bir şeyler ekleyerek kırmayı başarırlar. Bu noktada strateji ve taktiklerden söz etmek yerinde olacaktır.

Certeau’ya göre, stratejiler taktiklerden keskin sınırlarla ayrılırlar. Stratejiler ‘Öteki’nin görünmez güçleriyle donatılmış bir ortamda kişinin kendi yerini sınırlandırmak’ amacıyla uygulanan güç ve hakimiyet için bir ‘ana üs’ görevi üstlenirler. Belirli bir alanı nezaret altında tutan ve sayılarla sınırlandıran test edilmiş ve onaylanmış panoptik uygulamaların bir bileşimi aracılığıyla mekana hakim olurlar. Buna karşılık taktikler ise dağınık, saklı ve geçicidir; o anki durumun gereklerine uygun biçimde anlık olarak geliştirilirler. Doğaları gereği geçicidirler, kolektif belleğin, yani çok eski zamanlardan bu yana nesilden nesle aktarılan direnç ve yıkım geleneğinin becerisine bağlıdırlar. Taktik ötekine aittir, strateji ötekine hakim olmak isteyene. Strateji sabitken, taktik değişkendir.[13]

Öğrenciler çantalarına, formalarına kendilerine yakın gördükleri gruplara dair rozetler takar, eteklerini kıvırır, ceketlerini evde unuturlar. Panoptik bir mekan olan bu okulun düzen koruyucusu öğretmen ve müdürler, düzen koyucu Milli Eğitim Bakanlığı’nın talimatları uyarınca “kravatını düzelt, gömleğini pantolonunun içine sok” diye istedikleri kadar kendilerini harap edebilirler, ama o öğrenci denetlendikten hemen sonra kravatını bollaştırır, gömleğinin altında sevdiği grubun tişörtü vardır, ve ders sonrası yeniden takmak üzere küpesi cebindedir.

Sivil kıyafetle ifade edilen statü farklılıkları, kendi içinde üniformalarda da geçerlidir. Asker ve polis kıyafetlerindeki apoletler, farklı birimler için farklı renkler; doktor ve hemşirelerin farklı tasarlanmış giysileri; her okulun kendine ait başka forması olması bu farklılıklardan bazılarıdır.

Yukarıda değindiğim üzere giysiler bireylere hayatta nerede durduklarını gösterme olasılığını sağladığı gibi, farklı durumlara göre giyinmenin yazılı olmasa da toplum tarafından oluşturulmuş kuralları vardır. Örneğin yüksek düzey bir yöneticinin önemli bir toplantıya spor giysileriyle gitmesi yakışık almaz, pembe renk cenazede hoş karşılanmaz, bir davete, iş görüşmesine ya da mülakata giyilecek giysi her gün giyilenlerden daha şık olmalıdır. Bunlar göz önünde bulundurulmazsa ayıplanmaktan öte mevcut işi kaybetmek ya da görüşmelerde olumsuz sonuçlar almak mümkündür. Aynı şekilde, şehrin çeşitli bölgelerine giderken insanlar ister istemez kılık kıyafetlerine dikkat ederler. İstanbul’u ele alırsak nasıl geçmişte insanlar Beyoğlu’na giderken ütülü pantolonları, şapkaları, eldivenleriyle dönemin ‘konuşan giysileri’nin giymişse bugün de örneğin ‘muhafazakar’ bir semt olan Fatih’e giderken normalde askılı bluz giyen bir kişi, dolabındaki daha ‘kapalı’ giysilere yönelecektir. Bunun sebebi, o kişinin günümüzde ‘mahalle baskısı’ adını almış toplum tahammülsüzlüğünün üzerinde psikolojik ya da daha da beteri olan fiziksel tacize dönüşmesinden kaçınmasıdır. Bu kaçınmalar yüzünden kişi, o bölgenin stratejisine göre kendince taktikler geliştirir.

Giyimin etrafımızda gördüğümüz yabancıları belirlemekte, onlara bir takım cemaatler, gruplar, cinsel eğilimler ve statüler atfettiğimizi gösteren güncel bir örnek olarak özel kanallardan birinde yayınlanan “Senin Paran Benim Param”[14] adlı yarışma programı gösterilebilir. Yarışma, yıllık gelirleri birbirinden farklı 8 kişi ile başlıyor. Bu 8 kişi, üzerlerinde isimleri yazan aynı tip siyah tişörtü giyiyorlar. Altlarında basit siyah pantolonlar ya da etekler var. Bu kişiler, yan yana, hiç konuşmadan oturuyorlar. Yarışmacı, bu siyah tişörtlülerin karşısındaki yerini alıyor ve bunların yıllık gelirlerini tahmin etmeye çalışıyor. Haklarında hiçbir şey bilmediği bu siyah tişörtlü yabancıları eleyerek, aralarında en yüksek geliri olanı bulmaya çalışıyor. Etapları geçtikçe siyah tişörtlüler hakkında bazı küçük ayrıntılar öğreniyor. Finale kaldığında önünde 3 kişi kalıyor, bu kişilerden hangisinin gelirinin kalan gelir düzeyleri arasında en yüksek olduğunu bulan yarışmacı ödül olarak bu parayı alıyor.

Yarışmacılar, üzerlerinde aynı belirsiz siyah tişört olduğundan dolayı, bu kişiler arasında eleme yapmakta zorlanıyor, hatta genelde yanlış kişileri eliyorlar. Bir statü göstergesi olan giysiler ve aksesuarlar olmadığından, yüzlere, bu yüzlerde estetik olup olmadığına, yüzlerin çökmüş mü bakımlı mı olduğuna bakıyor, bu rasgele işaretlerden gelir düzeyi belirlemeye çalışıyorlar.

Giysilerin insanların statüsünü ve hayattaki konumunu belirlemeye çalışmak tabii ki tamamen güvenilir bir yöntem değildir. Bauman, yabancıları görünümleriyle sınıflandırmanın mümkün olduğundan söz eder. “Tarihte kentlerde sadece zengin ve ayrıcalıklı kişiler lüks, gösterişli elbiselere sahip olabiliyordu, normalde yapıldıkları yerin dışında bir yerden giysi edinilemiyordu, ve böylece biri tanımadığı kişileri görünümlerinin ihtişamına, sefilliğine ya da tuhaflığına göre sınıflandırabiliyordu. Fakat bu artık kolay değil. Beğenilen ve son derece yüceltilen giysiler artık çok miktarda üretiliyor ve böylece görece ortalama geliri olan kişilerce de alınıp giyiliyor.Üstelik, kopyalar o kadar sadık ki, özellikle uzaktan orijinalinden ayırt edilemiyor.” Bauman’ a göre “modanın yaygın mevcudiyetinden ötürü giysi, geleneksel ayrım farkını ortadan kaldırmıştır. Giysilerin çoğu artık daimi olarak belirli bir grup ya da sınıfa ait değildir; tanıtıldıktan kısa bir süre sonra, genelde halk bunlara ulaşabilir. Modalar da sınırlı karakterlerini yitirmiş ve tamamen kozmopolit olmuştur. Aynı ya da hemen hemen hiç ayırt edilemeyen giysiler birbirinden uzak yerlerden elde edilebilmektedir. Artık, sahibinin bölgesel kökenini ve hareketliliğini göstermekten çok saklamaktadır.”[15]

Gerçekten de, artık dünyanın neresine gidilirse gidilsin her yerde yan yana dizilmiş marka mağazaları görülüyor. Barselona’da, Roma’da ya da İstanbul’da olmak bir şeyi değiştirmiyor. Kentlerin lüks mahallelerinde Gucci’ler, Armani’ler, D&G’ler, Prada’lar yan yana durur. Bu mağazalarda, birçok kişinin aylık gelirine eş değerde giysiler, aksesuarlar ve parfümler satılmaktadır. Kaldı ki, kendilerine birçok alıcı da bulabilmektedirler. Bu lüks mahallelerin dışında, artık günümüzde internetten sipariş vererek de bu mallara ulaşmak mümkündür. Yerel giysiler tamamen yok olmamış, sadece tasarımcıların zevkine ve daha önce söz ettiğim üzere bunları değiştirerek modaya sokmak üzere “kolektif bir kararsızlık anı” beklemek üzere rafa kaldırılmıştır. Türkiye’den buldan bezi, keçe, basma kumaş; Hindistan’ın kumaşları, ipeklileri; Japon’lara özgü kimonolar, elbise modelleri zaman zaman alınır, değiştirilir, kullanılır ve fahiş fiyatlarla alıcı önüne çıkarlar. Yabancı olan bu şekilde “yeniden üretilir”.

Bu sözü edilen dünyaca tanınmış markaların taklitleri piyasayı doldurmuş durumda. Bunlar sadece giysiler değil, aksesuardan parfüme geniş bir yelpazede sunulmakta. İnsanlar şehrin çeşitli yerlerinde aramasa da karşısına çıkan bu taklit ürünlere deyim yerindeyse üşüşmektedir. Peki neden? Onları bu ucuz taklitlere bunca rağbet etmeye yönelten nedir? Sebebi açık. Dünya bir imaj dünyası. İmaj da bir güç simgesi. Güç, parayla ve onu kazanmakla, ona sahip olmakla ölçülüyor. İnsanlar, bu taklit markaları üstlerinde taşıyınca, tıpkı üniformasını kuşanıp beline copunu, silahını takmış polis gibi bir iktidar elde ediyorlar.

Burada da belli bir strateji ve taktikler zincirlemesi görmek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Dünyaca ünlü markalar, 3. Dünya ülkelerinde, ucuz iş gücünden faydalanarak gelir düzeyi son derece yüksek olan kişiler için son derece pahalı giysi ve aksesuarlar üretiyorlar. Üstelik bu giysilerin çoğunun üzerinde, kalabalıklara gösterilecek markalar yazıyor. Bu mağazalar, senenin belli dönemlerinde –hatta bazen hiç de belli olmayan dönemlerde- indirimler yapıyor. Böylece geliri ortalama olan kişiler de bu ürünlere ulaşabiliyor. İnsanların çoğu, bu indirimlerden haberdar olduklarından dolayı, sezon başında beğendikleri giysilerin indirime girmesini bekliyor. Bunların yanı sıra, üretilen taklit mallar ya da üretimden sızdırılan hakiki ürünler işportalarda, tezgahlarda alıcı buluyor. Bunların tüketicilerin bu dünya markalarına karşı geliştirdikleri taktikler olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz.

Bauman, giysilerin artık kolay ulaşılabilir taklitleri olduğunu ve bu nedenden ötürü artık bunlara bakarak yabancıları konumlandırmanın doğru olmadığını söylerken, bugün bu statü göstergelerine giysiler dışında yeni bir ailenin daha katıldığını söyleyebiliriz. Taşınabilir elektronik aletlerin hayatımızdaki yeri gün geçtikçe daha geniş yer kaplıyor. Cep telefonları, mp3 çalarlar, dijital fotoğraf makineleri, diz üstü bilgisayarlar… Piyasaya sürekli yeni modeller sürülüyor. Bu aletlerin işlevselliklerinin yanı sıra yeni nesil aksesuarlar dolayısıyla yeni nesil statü göstergeleri olduklarını düşünüyorum. I-pod örneğini ele alırsak, piyasaya ilk sürüldüğü 2001 yılında temel özelliği diğer mp3 çalarlar arasındaki en yüksek hafızaya sahip olmasıydı. Yükte hafif pahada ağır olan bu aleti, öncelikle ünlüler benimsedi. I-pod’u görünüşte diğerlerinden ayıran şey ise, dışarıdan kolaylıkla görülebilen beyaz kulaklıklarıydı. Daha önce piyasada hiç görülmemiş olan bu beyaz kulaklıklar görene hemen I-pod’u çağrıştırıyordu. Ve birinin I-pod’u varsa, bu kişi zengindi. Hatta kimi insanlar, beyaz kulaklığından dolayı gasp edilmemek için I-pod’larını başka kulaklıkla kullanır oldular.

Kumaşın krallığı gelişen yeni taktiklerle sarsılıyor olabilir, ama modaya her geçen gün yeni bir arzu nesnesi ekleniyor. Bu nesneler sayesinde kişiler birbirlerini konumlandırmayı sürdürüyorlar. Çağlar değişiyor, modalar değişiyor ama modanın modası ve insanın yabancıyı etiketleme sevdası asla geçmiyor.



[1] Herbert Blumer, Fashion: From Class Differentation to Collective Selection

[2] Fred Davis, Moda, Kültür ve Kimlik, YKY, 1997

[3] Roland Barthes, The Fashion System, University of California Press, 1983

[4] Hasan Bülent Kahraman, Cinsellik, Görsellik, Pornografi, Agora, 2005

[5] Hasan Bülent Kahraman, Cinsellik, Göresllik, Pornografi, agora kitaplığı, 2005

[9] Hasan Bülent Kahraman, Kitle Kültürü Kitlelerin Afyonu, Agora kitaplığı, 2003

[10] http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=230216

[11] Diana Crane, Moda ve Gündemleri, Ayrıntı, 2003

[12] Fred Davis, Moda, Kültür ve Kimlik, YKY, 1997

[13]Gardiner, Critiques of Everyday Life, Michel de Certeau: The Cunning of Unreason, Routledge, 2000

[15] Z.Bauman, Thinking Sociologically, Oxford, 1990