20090715

a.

A. beni arıyor ve kahve içmeye çağırıyor. Yıllardır aynı şehirdeyiz ama bir türlü bir araya gelemiyoruz. Tamam, diyorum. Çantama bir takım ıvır zıvır doldurup çıkıyorum. Yaşadığım ev bir garip. Evden çıkmak için üç kapı açmak gerekiyor. Önce dairemin kapısı, ardından bizim katın kapısı, ardından apartman kapısı. Hava ılık, saat tam kuşların gruplar halinde şehrin gökyüzünü işgal ettiği saat. Şehrin en sevdiğim sokağından yürüyorum. Kestaneler çiçek açmış, ilkokulun bahçesinde çocuklar futbol oynuyor. Tek tük arabalar geçiyor. Sonrası dükkanlar, hamamlar, bir inşaat, seyyar tatlıcı, bir sürü milli piyangocunun önünden kalabalığa karışıyorum. Mutluyum, rahatım ama yine de kimseyle göz göze gelmemek gibi bir çabam var. Kuşlar bağır çağır turluyorlar. Nehrin kıyısından yürüyorum. Aptal heykellerin yanından geçiyorum. Yeşil nehrin üzerinde göstermelik birkaç ördek var. Birkaç güne aç bir ailenin akşam yemeği olacaklar. Bir cadde daha geçiyorum. Bir süre sonra apartmanın önündeyim. “Welcome to heavens high” yazılı zile basıyorum. Kapı açılıyor. Katları tırmanırken nefis bir ses geliyor kulağıma. Bu A.’nın geçenlerde edindiği yeni oyuncağı. Arada bir uğradığı Hint işi eşyalar satan dükkanın sahibi adam vermiş. Ağır bir malzemeden yapılmış havana benzer bir alet bu. Mutfaktaki koltuğa yığılıyorum, A. kahve pişiriyor. Deliler gibi konuşmaya başlıyoruz. Ondan bundan şundan neredeyse her şeyden. Sanki yıllardır konuşmamış gibi hissediyorum kendimi. A. bana Teletubby izleyerek geçirdiği bir günden söz ediyor. Ben ona o dönemin sevgilisinin beni ne biçim üzdüğünü anlatıyorum. O sıralar okuduğum kitaptan, yazmak istediklerimden, yapacaklarımdan filan söz ediyorum. O zamanlar henüz bir şeyler yapmak isteyen birisiyim. Geleceğimi seviyorum, onu güzelce hazırlanılması gereken bir şov olarak mı ne görüyorum. Eminim ama, her şey muhteşem olacak. Durmaksızın bundan dem vuruyorum: “Her şey muhteşem olacak.”